Kategoriler

26 Şubat 2011 Cumartesi

HÜZÜN BAHÇESİ

 Kıyıda kalmış bir koruluk bahçesiydi burası. Bahçenin sayılı birkaç masa ve sandalyesi, eylül sonlarına dek bahardan kalma esintileri ciğerlerine kadar solurlardı. Şehir merkezinin dışında olması, ona itilip kakılmış bir görüntü verse de, her hafta sonu onca kilometreyi göze alır gelirdim buraya.Sabah,öğle,akşam hiç fark etmezdi benim için. Nasılsa, zamanın herhangi bir diliminde mutlaka ‘’Zeki Müren’’şarkısı ve nefis bergamotlu semaver çayı karşılardı sizi. Ama ben genellikle ikindileri tercih ederdim. Şakaklarıma yağan karların soğukluğunu hissettikçe, çamların ardından gurubu seyretmek daha can alıcı gelirdi bana. Bir de bol bol insan yüzlerini seyrederdim. Bu mekânın müdavimleri, genellikle orta yaş ve üstündekilerdi. Tek-tük genç çiftlerden uğrayan olurdu. Malum, onlar daha eğlenceli yerleri tercih ediyorlardır.
Dedim ya; yüzleri seyrederdim. Birbirine bakan, acıyan, gülen, dalıp giden yüzler. Bazen hüzün, bazen mutluluk damıtırdım yüreğime o yüzlerden. Bu çehreler içinde, her cumartesi aşinası olduğum bir çehre, beni çok etkilerdi. Saçı sakalı ağarmış, beli hafif bükülmüş, ses tonu artık konuşmaktan bıkmışçasına hafif, elinde bastonuyla bahçenin en tenha köşesinde oturan zatın çehresiydi bu. Nereden baksan yetmiş-seksen vardı yaşı. Bazı cumartesileri, elinden tutup birlikte geldiği bir kız çocuğu olurdu yanında. Tahminimce torunuydu. Ama daha sonraları hep yalnız gelmişti. Çayı seviyordu. Kalkıp giderken, ‘’Üç çay düş hesabımıza delikanlı’’der, seslenirdi hafiften. Hafif ama asil bir ses tonu, bahçenin uğultusuna karışır giderdi. Dalardı çoğu zaman. Yosun yeşili gözleri, yorgunluğuna rağmen bir şey kaybetmemişti ışıltısından. O da ikindileri, çamları, gurubu, Zeki Müren’in ‘’Sana gelen bu yolda daima beni bekle’’şarkısını seviyordu besbelli. Dalar giderdi çoğu zaman. O an sanki bakışları deler giderdi eşyaları; geçip giderdi çamların, gurubun peşinden ufkun ilerilerine. Yılların izi, nişanıydı kırışmış alnı, halka halka olmuş gözleri. İncecik dudakları, bazen belli belirsiz açılır kapanırdı. Sanki hiç söylenmemiş bir sözü söylemek istercesine. O zaman, işim çok zordu. Yakalayabildiğim; başı sonu belirsiz, boşlukta asılı kalmış bir ‘’ah’’ünlemi olurdu o kadar. Birikmişti, dolmuştu, yığın yığındı. Hasret, hüzün karışmış bir ikindi tütüyordu her hali. O da bir zamanlar ekmek parası peşinde koşturmuştu, meslek peşinde koşturmuştu, kız peşinde koşturmuştu. Bazen bir sokak kaldırımına oturup simit yemiş, bazen de rıhtımdan martıları seyretmişti. Onu da bir ahu gözlüye zebun etmişti felek. Dünya denilen değirmenin gürültüsünü bastırıp çoğu zaman, kalbinin ve ruhunun sesini de dinlemişti. Biraz sefasını, biraz cefasını görmüştü üç kuruşluk dünyanın. Bazen gülmüş, bazen ağlamıştı; hep koşturmuştu bir şeylere yetişmek istercesine. Artık koşturmuyordu. Zamanın akışına inat, o çok sakindi. Limanını bulmuş gemiler gibiydi. Belki zamanında çok fırtınalar yemişti. Kavak yelleri estiği demler de olmuştu başında. Ama şimdi o baş; bir annenin göğsüne yaslanan baş gibi, huzur ve sükun dağıtıyordu etrafa.
Yine bir cumartesiydi işte. Nereden bileyim, son cumartesiymiş. Ağır ağır, ayaklarını sürükleyerek gelip oturmuştu sandalyesine her zamanki gibi. Bastonu yoktu yanında. ’’Tek dayanağım sendin ama sana da ihtiyacım kalmadı artık’’diyerek, kırıp atmıştı herhalde. Sesi her zamankinden yorgun ve içliydi. Sanki her zamanki çay söyleme değildi bu. Elveda gibiydi. Evet… Bir elveda. Günlere, aylara, yıllara, evine, bu şehre, bu insanlara, sükutuyla kelimesiz dertleştiği içini döktüğü bu ikindi bahçesine. Evet… Elvedaydı bu bana. Ne tuhaf; bunca zaman hiç göz göze gelmemiştik. Beni hiç fark etmediğini sanırdım. Ama şimdi bana bakıyordu işte. Zamanın söndüremediği ışıklı gözleriyle ’’gidiyorum’’diyordu, ‘’bahçenin ötesine, başka bir bahçeye, ufukların ötesine… Hani, hep beni süzerken,yakaladığın ufukların ötesine. Selamın var mı, sözün kelamın var mı?.. Haydi söyle!’’ der gibiydi.
Elveda… Sana da elveda. Dedim ya, son cumartesiymiş. O günden sonra da hep o bahçeye gittim ama o yoktu! Sadece sandalyesine, masasına sarılıp sarmalanan, emanet bıraktığı hüznü vardı. O günden sonra benim için burası bir koruluk değil, “hüzün bahçesi’’olmuştu. Düşünceliydim, dalgındım, hüzünlüydüm, dolmuştum. Ağlıyordum işte insanlara inat, kahkahalara inat… Var gücümle seslendim; ‘’Çaycı… Hesabına ayrılıkları düş ihtiyarın yarınlardan!’’

23 Şubat 2011 Çarşamba

ŞİİR DEDİĞİN...

BENİ GÜZEL HATIRLA--ORHAN VELİ KANIK
Beni güzel hatırla
Bunlar son satırlar
Farzet ki bir rüyaydım esip geçtim hayatından
Yada bir yağmur sel oldum sokağında
Sonra toprak çekti suyu kaybolup gittim
Belki de bir rüyaydım
Senin için..
Uyandın ve ben bittim
Beni güzel hatırla
Çünkü sevdim seni ben her şeyini
Sana sırdaş oldum dost oldum koynumda ağladın
Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini
Beni üzdün kınamadım
Alışıktım vefasızlığa el oldun aldırmadım
Beni güzel hatırla
Sayfalarca mektup bıraktım sana
Şiirler yazdım her gece
Çoğunu okutmadım
Sakladım günahını sevabını içimde
Sessizce gittim senden öncekiler gibi sende anlamadın
Beni güzel hatırla
Sana unutulmaz geceler bıraktım
Sana en yorgun sabahlar
Gülüşümü gözlerimi sonra sesimi bıraktım
En güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka
Söylenmemiş merhabalar sakladım her köşeye
Vedalar bıraktım duraklarda
Ne arasan bir sevdanın içinde
Fazlasıyla bıraktım ardımda
Beni güzel hatırla
Dizlerimde uyuduğunu düşün
Saçını okşadığımı üşüyen ellerini ısıttığımı
Mutlu olduğun anları getir gözünün önüne
Alnından öptüğüm dakikaları
Birazdan kapını çalan kişi olabileceğini düşün
Şaşırtmayı severim biliyorsun
Bu da sana son sürprizim olsun
Şimdi seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum
Beni güzel hatırla
GİDİYORUM

FİT OLACAĞIM DERKEN, SABAH OLDU ERKEN

          

        Saatlerce ve kilometrelerce yürüdüğüm halde, duşa ve yatak odama saniye             mesafesinde olduğum için bayılıyorum şu alete… 
                           Sevgili ‘Yürüyüş Bantı’m… Seni seviyorum… 

                                        

Adı üstünde bir şerit bant var, ha babam adım atıyorsun istediğin hızda ve fakat bir gıdım yol gitmemiş oluyorsun. Ay, harika bir şey… Üstelik don/atlet koş istersen üstünde.  ツ 
Bir de üşengeç olmasam daha iyi olacak da! İşte… 
Yazın; 
‘Üf… Çok sıcak… Bu havada ne kalkacağım da koşacağım deli gibi, zaten oturduğum yerden ter döküyorum adamını satayım?! Halim malim kalmaz benim! Ay, yok!’ deyip, 
Kışın; ‘Anacım bu soğukta kalkacağım da soyunup giyinip çıkacağım şu meretin üstüne terleyeceğim de, duşa gireceğim tekrar soyunup giyinip! Peh… Popom donar be!…’ deyip yaratıyorum şahane bahaneyi! 

Tamam, spor yapmak lazım hem sağlık hem güzellik için, ok… Ama anacım, eziyet resmen be! Yahu 'tavşan kaç, bilmem kim yakala ; tazı koş/incecik ceylan koş, hepsi de doğal spor neyin yapıyorlar da her gün n'oluyor? Kıssadan hissecık hayatları var yazık. Bak fil'e kaplumbağa'ya, kıpraşmadan kaç yıl yaşıyor hayvanoğluhayvanlar?! Pii... 

Şöyle yattığımız yerden kasları çalıştıracak, yalancı spor yaptıracak ya da yapıyormuş gibi hissettirecek bir şeyler icat etsinler artık ya! 
Buradan yetkililere sesleniyorum! Bu eziyete bir son verilsin! Aa… Nedir bu biz insanceğizlerin çektiği çile?  ツ 

                                      
Hayır, konsantre ve motive olamıyorum canım. Öyle yalnız yalnız koş nereye kadar? Ayna yaptım aletin karşısına… Yani ben yapmadım tabii… Yapılmışı vardı aldım taktım… Taktırdım daha doğrusu! Yoksa çivi çakamam ben!
Ay… Bak bak, kendimi görüyorum habire… Tamam, kendimden memnunum da… O da bir yere kadar… Gerçi fena da olmadı değil. Yani eskiye göre daha zevkli olduydu. Kuru kuru bir yerlere bakmaktansa kendime, itinayla incelen vücuduma, nasıl göründüğüme falan bakıp hayallere dalıyordum ve zamanı daha kolay harcıyordum sanki… Bilmiyorum.
Buna ilave bir şeyler daha bulmalıydım ama… Yoksa spor yapıp fit olma ve öylece kalma sevdam suya düşecekti. Bıkmak üzereydim debelenmekten… Kitap aldım elime, başladım okumaya. Anam sarsılıyorsun tabii hareket edeceğim derken. Başım gözüm dönmeye başladı yahu…  Bir de okuduğuma konsantre olamıyordum haliyle nefes nefese iken… 
Aldım LCD’yi koydum aletin karşısına sonra. Aynadan da mahrum kalmak istemiyorum ama… Arada da bakıyorum tabii… Ancak bir film ya da konser DVD.si koyup izlemek de fena olmadı… İşim biraz daha kolaylaştı…
Ne çile yarabbim? Yok fit olacağım, yok güzel olacağım, yok selülitsiz olacağım, yok sıkıfıkı olacağım, yok sağlıklı olacağım derken anam ağlıyor yahu… Ay… 
Gerçi görüldüğü üzere sağlıklı olma en son şık… Sağlığı kim takar doksan altmış doksan olmak varken? Hiç sanmıyorum ki; 
‘Anacım bak sen şimdi; şöyle iki saat koşayım, eğilip büküleyim, kaldırayım indireyim de sağlıklı ciğerlerim, böbreklerim, dalağım olsun aman…’ desin bir kadınceğiz de?! Iıh… Cık cık cık… 
Düzgün ve sıkı bacaklar, diri göğüsler, sarkmayan kollar ile gergin bir karın için koşarız deli gibi… Hele ki yaş biraz ilerlemişse, bunların hepsi bir anda olsun isteriz sanki yıllardır o gevşek popomuzun üstünde yayıla yayıla oturmamışız gibi tembel tembel…



Paramız varsa çözüm de vardır; estetik! Yağ aldırması, botox’u, kaldırması, gerdirmesi emrimize amadedir! Gerçi sadece para değil, cesaret de gerektiriyor bu! Şahsen çok zor benim için estetiğe karar vermek. Ne bileyim, orama burama borular sokulacak da yağlar çekilecek; iğneler batırılacak da bir şeyler zerk edilecek; bıçak değecek de kesilecek biçilecek?! Amanın… Tırsarım yahu… Yani büyük konuşmayayım da, çok gerekmedikçe yaptıramam herhalde. Suratımın haritası bozulur mozulur da anca… Anam anam verme yarabbim!!! Tu tu tu… 
Zati kim yaptırsa, hepsi aynı şekilde çıkıyor... 
Kedi kadınlar salınıyor ortalıkta aynı tornadan çıkmış?! Vıy... Evlerden ırak!  ツ

                                       
                                   

Arkadaşım Selvi, çok âlemdir bu konuda. Yani spor yapma konusunda. Bir spor salonuna gidiyor bavulla para verip. 
‘Anacım’ diyorum; ‘Ne gerek var o kadar harcamaya, gel benim evde daha az masrafla yap işini… Koşacaksan alet var… İndir kaldır aleti var, step yap aleti var, twist yap var, esne gerin var, kol kanat vs. var… Var oğlu var’ … 
Var da ne işe yarıyorlar bir sorun?! Neyse… 
‘Ver bana o kadar paran varsa etrafa saçacağın, alasını yaptırayım sana. Hem hizmette sınır yok! Duşunu alacaksın anında sıcacık, uzanacaksın yumuşacık, keyif yapacaksın güzelim atıştırmalıklarım eşliğinde acık acık… E, daha ne?’… 

Yok, orada motive oluyormuşmuş, kasları masları görüp harika oluyormuşmuş, etli butlu hatunları görüp oha oluyormuşmuş, sosyal oluyormuşmuş da, flört ediyormuşmuş… Yoksa evde kalacakmışmış… Muşmuş… Mışmış… Aa…
 ‘Kızım manyak mısın?’ dedim bir gün. ‘Bunları onca para vermeden de yapabilirsin. Götüreyim seni annemin altın günlerine, bolca etli butlu hatun var… İzle bir gençlik dizisini, kas manyağı olursun… Sosyal mi olmak istiyorsun, flört mü etmek istiyorsun, evlenmek mi istiyorsun? Hah… Git evlilik programlarından birine ki bolca var, gör ebeninkini… Bedava…’ 

                                      


Âlem kız ya! Hap yap para kap ayol hepsi… Ha bir de piyasa… Herkes birbirini keser; adamlar kadınların popo ve göğüs ölçüsünü çıkartır, hatun kişiler ‘ayna ayna söyle bana, var mı benden güzeli?’ tadında adamları göz hapsine alır kendisine bakan var mı diye, adam kaslarını konuşturmaktan iki kelime konuşamaz, kadın beş kilo makyajı bozulmasın diye kıpraşamaz kırıtır çok terlemesin de akmasın maskesi diye… 
(Herhalde istisnalar var akıllım?! Gerçek anlamda spor yapabileceğin mis gibi salonlar var. Tabii. Araştırıcan, bulucan, ona göre gidicen. İvit ツ )
Hah… Konuşur musun öyle, kalın kalın laflar eder misin uzman kıvamında? ‘Al sana’ der işte hayat! Anacım bu benim manyak arkadaşım Selvi kokoşu, beni normal kıvamda ve kendi halinde bir salona gitmeye ikna etti. Yoksa kız kurusu olarak ölecekmişim açılmadan iade! Evimin salonunda bulacaklarmış sıkıntı ve yalnızlıktan dilim sarkmış bir şekilde cansız! Böyle ifade etti sağ olsun halimi… 

                                       


Bu Selvi öyle her yeri, herkesi beğenmez ha… Ben de gidebileyim diye feragat etti sosyetik salonundan. Anacım, kendi semtimizde -ki aynı sokakta oturuyoruz kendisiyle- hatta üç dakika mesafede, iki kardeşin işlettiği, sade, sevimli bir salona gittik beraberce. Hep geçerdim önünden de kafamı çevirip bakmazdım. Kendi evimin salonunda yapıyorum ya en rahatından, ne diye elin salonunda yapacağım, ‘popomu kaldırıp da bir de üstüne para verip de geleceğim de, zıplayacağım oramı buramı sallayıp… Peh…’ derdim… Neyse büyük konuşmayacaksın hiçbir konuda, hiçbir zaman… Öğrenmiş oldum uygulamalı olarak! 

                                       


Girdik içeri usulca. Şöyle bir etrafa baktı ve burun kıvırdı prenses, -hıh- der gibi… ‘Fena değil, ne yapalım idare edeceğiz seni alıştırana kadar!’…  Neyse… 
İki genç sportif adam ile sohbet ettik kaç lira bayılacağız, kaç saat geleceğiz, ne ter dökeceğiz babından. İkisi de evli olan kardeşler; sıcak ve sportif gülümsemeleriyle, adaleli kollarıyla bizi mest ettiler. Ben her zaman her yerde olduğu gibi sıkı bir pazarlığa giriştim aylık ödemeler konusunda. Bir güzel indirim yaptırdım öldüren cazibemi kullanarak, ki bu cazibe 'düşük çenem' oluyor! 'Bezdiren cazibe' de denebilir... Selvi hanımcık hiç alışkın değil tabii, dürtmediği yerim çimdiklemediği etim kalmadı çaktırmadan… Ha bir de ayağıma basıyordu ara sıra. Allahtan spor ayakkabıları vardı da ucuz yırttım, yoksa çok pis oyar sivri topuklarıyla… 

Ertesi gün başlamak üzere anlaşıp çıktığımızda; ‘Allah cezanı vermesin kız… Rezil olduk. Çapulcu sanacaklar bizi parasız pulsuz… O nasıl bir pazarlıktır, ay ömrümde yapmadım yapmam… Amaaan… Seninle bir yere gidilmez vallaha…’ diye kafamı itip kaktı bir o yana bir bu yana ‘Kakılmış’ misali… 
(Bu arada 'çapulcu'da ne çok manaya geliyor değil mi?  ツ )
Efendim, kendisinin tuzu kuru tabii… Yağda ve balda olan ellerini manikürü bozulmasın diye başka bir şeye sokmayan, bir ayakkabıya benim bir kaç aylık maaşımı veren, markasız don bile giymeyen, mağazalar zinciri sahibi bir ailenin evladı, güzeller güzeli, biricik, huysuz, zilli arkadaşım… Çok seviyorum kızı… 
Öyle burun murun kıvırdı diye anlatıyorum ama dünya tatlısıdır. Mütevazıdır, cömerttir, iyi kalplidir… Acık huysuzdur işte… Ben ise, orta direk memur bir ailenin, fakir ama gururlu kızıyım! Hahaha… Şaka şaka… Memur kızıyım da o kadar da fakir değiliz yani!
Neyse… Başladık biz anacım salona… Hanımefendi öğlene kadar uyuyor, o yüzden anca akşamüstüne doğru gidebiliyoruz. Selvi’den başka kokoş yok mekânda. Gerçi ‘Makyajsız çıkmam abi!’ formunda değil Allah'tan… Hanımlar bildiğin ev eşofmanlarıyla gelmiş, salına salına eğilip bükülüyorlar pilates ayağına… Ha… Öyle hafife aldığımdan değil, üşendiğimden. 
Sonracığıma, ben de başladım tabii hareketlere. Önce koşuyorum, sonra kondisyon bisikleti, ardından eliptik mi ne haltsa o bisiklette uzay yürüyüşü gibi adımlar atıyorum… Benim için küçük bir adım ama insanlık için…?!
Twist yaparak dalağımı şişiriyorum. Mekik/kekik ortaya karışık inip kalkıyorum. Kol, kanat, sırt derken iç /dış bacakta son veriyorum çalışmama. Tabii, hepsini sevgili Latin dansçısı kıvamındaki küçük kardeş çalıştırıcım Alp kodladı… Ne derse o!
Bu arada Selvi halinden pek memnun görünmüyor. Arada dedikoduları veriyor;
"Kızım burada kaslı bi Jason Stattom görme ihtimalimiz, senin bi'gün evlenme ihtimalin gibi, oldukça zayıf yani. Bilmem anlatabiliyor muyum?"
"O kim be?"

"Kim, kim kızım?"

"İşte şu dediğin; Sitaton mu ne?
"Ay sus, sen bilmezsin. O sepseksi kısık çatallı ses tonu, dazlak kafası ve muhteşem endamıyla hayalimdeki adam! Aman şu ekşın filmlerinin jönü be… Ay… Neydi o filmin adı? İtalyan İşi’ndeki herif be… Öğren artık benim tipimi. On yedi yıldır anlatamadım derdimi!"
‘Ha… E, biliyorum ki ben onu. Adı bu muymuş herifceğizin? Ama anacım daha geçen gün başka biriydi ya, neydi adı? Aman neyse… Kızım siyasetçiler gibi habire fikrini zikrini değiştiriyorsun, yalan yanlış beyanat veriyorsun, anlaşılamıyorsun! Ben ne yapayım?"
"Hiç de bile… Of… Bu ne be? Çok sıkıcı ya… Vakit geçmiyor sağa sola bakmakla ki sağda solda görülecek zevkli bir şey yok! Sokak arasında, benim mutfağım kadar bi' salon ya burası."
"Ya, gelmeyelim o zaman… Kendin kaşındın hem..."
‘Sana diyorum dinletemiyorum ki? Gel güzelce benim salona yazıl, ödeyeceğim ben, Allah Allah… Mezara mı götüreceğim şekerim onca parayı. Seninle harcamayacağız da kiminle harcayacağız yavruş?
‘Aynı konuya dönmesek? Zaten harcıyorsun yeterince tatlım. Öyle sevmiyorum biliyorsun fakirliğimi yüzüme vurmanı!
‘Of… Bi sus ya… Deme şöyle şaka yapacağım diye… Manyak ya…’
‘Hadi hadi… On dakikam kaldı benim, kaldır kıçını sende…’

İşte böyle başladı spor salonu maceramız. Selvi, bir hafta ancak dayanabildi, attı kendini tekrar sosyetik salonuna. E, o gidince ben de zaten bahane arıyordum gelmemek için, koyuverdim gitti… (Fırına kekti poğaçaydı, Allah ne verdiyse koyuverdim gitti  ツ )
Ay, nasıl bir yük kalktı üstümdeeen! Sanki silah zoruyla getiriyorlarmış gibi suratsız suratsız gidiyordum. Amanın...

                                               
Yok… Olmayacaktı… Yağlardan kurtulmanın daha başka ve daha kolay bir yolunu bulmalıydım. İnternette dolanırken, bin bir türlü bitkisel zayıflatıcıları görüyordum. Gözü karayımdır bu konularda. Deneme tahtası yaparım kendimi. Önceden zirilyon kere denemelerim oldu başarısızlıkla sonuçlanan. Bir gün bankadayım. Kadının biri telefonda arkadaşına ne kadar kilo verdiğini ve buna rağmen sarkmadığını anlatıyordu. Bitince konuşması daldım orta yerinden konunun, durur muyum? Meğer o da bitkisel bir içecekmiş. Amerikan menşe-i imiş, çok sağlıklıymış, kolay içiliyormuş, pırt pırt gidiyormuş yağlar mağlar… Aldım adını sanını… Gittim distribütöründen aldım tonlarca para verip. Salona kıyamadığım liraları, çatır çatır saydım bu merete. E, kolaycacık gidecek ya kilolar oturduğum yerden, gidiyor tabii liralar da kolaycacık! Beş altı ayım da bununla geçti anacım. Neyse, Allahtan bir iki kilo vermiş göründüm de acım az oldu. Bir süre yas tuttum giden o bir – iki kilo için! 
Ama… Vazgeçtim mi? Tabii ki hayır! Yaralarını sardıktan sonra incinen gururumun, yeni mecralara akmak üzere saldım kendimi suyun akışına doğru…
Yemek yemeyi çok seviyorum. Çoook… Boğazımı tutamadığımı anlamam biraz uzun sürdü. Bu uzun ve çileli süreçten sonra, mademki boğazımı tutamıyordum o halde benim yerime tutacak bir şeyler bulmalıydım… Aradım taradım, tabak tabak yemiş kadar tok hissettirecek bir hap buldum. Efendim şişiyormuş midede bu lifli mifli şey, ye bakalım yiyebilirsen bir şey! Tekerleme gibi oldu kı?  ツ 
Gerçekten de yedirmedi bir süre sonra eskisi kadar. Ama anacım, sonradan alışkanlık mı yaptı ne, bir faydası olmamaya başladı. Ben de de kafa dönmeye başladı tabii… Aç kal, kal, nereye kadar?… Bu sevdam da kısa sürdü, gördüm göreceğimi yine… 

                                       
Demek ki yemeden olmayacakmış diyerek yeni bir keşfe daha imza attım. Hem yemeliydim, hem de bana yol – su – elektrik olarak geri dönmemeliydi. O halde, yeni bir alternatif bulmanın zamanı gelmişti. Hadi bakalım hop, orama burama yapıştıracağım bantları buldum. Spor mıpor yapmadan, istediğini yiyerek, oturduğun yerden yağlarımı yakacaklardı. Ve fakat cüzdanımı yakmakla yetindiler… Allah için şimdi, gerçekten dikkatli yedim içtim o dönem. Tonla para harcıyordum yani, kolay değil… Popomdan ter akıyor o parayı kazanana kadar icabında… Aa… Değil mi ya? Neyse anacım, yok… Olmadı… Selülitler de yerinde duruyordu, göbeğim de… 
En son TV.’de bir program izledim de, kendimi boşu boşuna helak ettiğimin farkına vardım. Gencecik, dünya güzeli bir kızcağız çıktı programa. Sıfır beden olacağım diye iskeletor’a dönmüş yemeden içmeden kesilip. ‘Kızım’ dedim kendime, ‘Sen manyak mısın, arızalı mısın? Bak ne güzel söylüyor güzelim doktor?… Herkes incecik olacak diye bir kural yok ki… Kim hangi kiloda nefesi tıkanmadan, kendini iyi hissederek, hayattan zevk alarak, arada da üşenmeden acık sporunu da yaparak yaşıyorsa; en ideal görüntüdedir! Sağlıklı olan da budur! Bu kadar basit!’
Döndüm eski sevgilim, kara şimşeğim yürüyüş bandıma… Hasret giderdik uzun uzun. Ardından saniyeler içinde girdiğim duşta şükrettim bir kez daha halime ve bir kez daha sevdim bedenimi/kendimi de kendimle barıştım o dakika. 
Bir de şöyle en kakaolusundan bir profiterol ısmarladım kendime, kutlama yaptık beraberce… 
Şimdi ne kadar yersem, o kadar da spor yapıyorum. Ne kadar ekmek, o kadar emek!... Budur!



                                      Yorulmadan önce dinlenmek lazım  ツ   





20 Şubat 2011 Pazar

YALNIZLIĞIN MUHALLEBİ KIVAMI'ndan...

... Yılbaşıydı, eğlenceydi, danstı derken, epey yorulmuşum ayol. Hakkat yaşlanıyor muyum ki? İşimi ve arkadaşlarımın bazılarını seviyorum okey ama sanırım bu da değil istediğim. Bildiğin inzivaya çekilmek istiyorum. Yok, tam inziva da değil de, yalnız ve sakin ama aynı zamanda da ıssız ve insansız değil. Ve sanırım bu da bir yazlık kasabaya gitmekle gerçekleşebilir. Şehrin gürültüsü, tozu dumanı, trafiği, iş stresi, boku püsürü olmadan… Ömrüme ömür katmalık, huzurdan göbek atmalık, ruhun gemisini yapmalık… Oh, düşünürken bile aydınlandım, ferahladım. Evet, evet. En kısa zamanda hayata geçireyim bu fikri. Ne bekleyeceğim yaşlılığı, emekliliği. Orada yaparım yaşlanma işini. Hahaha… Zaten tahminim, öyle bir yerde geriye doğru sayar yaş olayı. Huzur bulacağım ve küçülerek öleceğim. Hahaha…

Huzur mu dedim? Dünyaya gelmiş en ulvi insanin dahi huzuru yoktu, daha kendimle yüzleşemezken nasıl olur da huzuru aradığımı söylerim? 
Ey Suna kadını; hiç tanımadığın insanlar için düşüncelerinde dua için zaman ayırdığını farz et... Yalın adımlar atarak kapı gıcırtısını dinle, ne demek istiyor sence? Devasa bir süzgeçten geçsen, acaba tortu olarak senden ne kalır geriye? Ya geçemezsen, ya süzgeçten sonrası...
Bir tarafta terazi, diğer tarafta sen, hanginiz ağır gelir? Bir kez olsun kendine küfür etsen hangi küfrü söylerdin?

Uğruna, daralan vakitleri genişlettiğin anlarına bir bakar mısın, 
nedir seni alıkoyan? Kâfi olanı elinin tersiyle itmene sebep olan
nedir? Seni doyuracak tahta kaşığın boyutu ne olmalı, söyler misin?
Çok yakındaydı hâlbuki uzak gibi görünen değerler, içimize işlemişler habersiz… Çok basit bir tarifi vardı aslında huzurun. Bir kaşık deniz suyu, iki tutam bulut ve göz kararı toprağı karıştırmak yeterliydi...
Adını bilmediğim duvarlara bütün boyalarımı döküyorum… Oluşan şekillerle saatlerce konuşuyorum…
 Karşıdan karşıya geçerken istem dışı gelgitler olur ya onlara sorun beni… Başaramadınız değil mi? Biraz daha sabredin, aynı filmi tekrar izleyeceğiz nasıl olsa...

Küvetimi doldurdum, mumlarımı yaktım, şarabım elimde, müziğim süper, Doğan sağ olsun… Dur bakalım, daha neler geçecek kafamdan… Düşündüklerimi bir yere yazayım bari bazen kendimden beklemediğim şeyler çıkıyor! Bu anlar, en derin düşündüğüm, hatta kafayı sıyırdığım anlar. En olmayacak şeyler geliyor aklıma. Ya da acayip duygusallaşıyorum. Bak işte, Emir geldi aklıma şimdi de. Kral kelebeğim geldi, ölümüne benimle oldu ve gitti… Çok özledim, çok…

Nedendir bilinmez ama sahip olduğumuz değerlerin kıymetini bilmez olduk, derinlerde kendimize söyleyemediğimiz gerçekleri bir başkasında arar olduk… Yaşam adına ne varsa hepsini ölümün içine gömdük. Çaresizlikten çareler üretip onlarla avunduk, sevgimizi parçalara ayırıp olmayan kalıplara sokmaya çalıştık. İhanet ederken ihanete uğradık. Böldük kendimizi, sonra da tekrar toplamaya çalıştık. Bir sonraki yalanımızı bile bile tekrar tekrar söyledik...
Nedendir bilinmez ama sahip olduğumuz kudretin kıymetini bilmez olduk, yarının ne getireceğini düşünmeden bugünü dünle geçirdik. Başkaları için başkalaştık. Verdiğimiz kararların sonuçlarına katlanamadık, çözümler yerine problemlerle uğraştık…
Nedendir bilinmez ama sahip olduğumuz inancın kıymetini bilmez olduk, sırtımıza bize ait olmayan çuvalları yükledik. Kendimizden ziyade başkalarıyla barışık olmayı tercih ettik.
Saygıda kusur ettik, sevmedik... Oturup armudun düşmesini bekledik, bir başkası için dualar etmedik.
Nedenini bildiğimiz halde, bilmezden geldik ve bu şekilde katlayarak devam ediyoruz…

YALNIZLIĞIN MUHALLEBİ KIVAMI'ndan

... Efkârlandım yine. Burayı da çok severdi Emir’im. Akşam yemeğimi yedim. Emir’in sevdiği sarımsaklı, domatesli spaghetti’yi yaptım. Çayımı da pek severdi. Bir güzel içtim harmanladığım çayımı. Bak şimdi, Can Yücel şiiri geldi aklıma;

“Yalnızlığa dayanırım da bir başınalığa asla.
Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka,
Bir dost göz arayışıyla,
Saat tıkırtısıyla…
Korkmam, geçinip gideriz biz mutlulukla
Ama ‘Günün aydın, akşamın aydın olsun’ diyen biri olmalı,
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa zor değil, hiç zor değil
Demli çayı bardakta karıştırıp
Bir başına yudumlamak doyasıya…
Ama ‘Çaya kaç şeker alırsın?’
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra…”

Of… Of…
Gece de mumlarımı yaktım George Benson konser DVD’sini koydum. Ne güzel de çalıyor, söylüyor adam ayol. Emir’le Doğan, müzik konusunda da uyuşur ve saatlerce sohbet ederlerdi. O vermişti bu DVD’yi. Müzik zevki ve bilgisi muhteşemdir Doğan’ın. Hey koçum benim be. Özlemişim bak… Şarabım elimde, ara sıra gözlerimi kapayarak düşüncelere dalıyorum…

Yorgun düşüncelerin biriktirdiği tortu ile semaya bakıp kendimi izliyorum yukarıdan… Düşüncelerin sesi olsa da anlatsalar...
Biraz da sol yanımla konuşuyorum, hala kıpır kıpır hayret...
Derken, uzun bir yolculuğun kokusunu alıyor bedenim… Yakıtı ben, güzergâhı ben, nihayeti ben…
Pencereden izliyorum beni, yan yana seyahat ettiğim ‘zaman’,
parmağıyla yetişebildiğim anlarımı gösteriyor heyecanla... Çok hızlı gidiyoruz.
Karşımda biraz tombulca bir "sıfır" oturuyor, o da bizimle geliyor, yanında bolca eşya getirmiş...
Benimse eski bir çuvalım var sadece, içine biraz ‘dirim’, biraz ‘hakikat’, biraz ‘hürriyet, biraz ‘iyi niyet’, bir de ne olur ne olmaz diye az biraz ‘hüzün’ koymuştum yolda acıkırım diye…
Gece ve gündüz birbirlerine sürekli ‘sıra sende’ derken daha önce hiç duymadığım ‘keşke’ istasyonu’nda duruyoruz, bu hiç olmazdı oysa…
Bu durakta aramıza simasını hatırladığım ‘nefs’ katılıyor, sürekli
ofluyor nedense... Her ofladığında ‘sıfır’ ve ‘zaman’ kıs kıs gülüyorlar...
Çuvaldan biraz hakikat alıp, uykuya dalıyorum...
Uyandığımda ‘elbette’ diye cevap veriyorum, defalarca ne olduğunu hatırlamadan.
‘sıfır’, ‘zaman’ ve ‘nefs’ birbirlerine bakıp bir anlam veremediklerini ima eden mimikler sergiliyorlar...
Çuvala ‘öfke’yi koymadığıma sevinirken, ‘sabr’ı koymayı unuttuğum
için çok öfkeleniyorum...
Güneş doğuyor…

YALNIZLIĞIN MUHALLEBİ KIVAMI'ndan...

... O bir yana da, habire ölümü düşünmek içimi kıydı, daralttı, kastı. Neden ama neden sürekli Emir’i ölecekmiş ya da ölmüş gibi düşünüp senaryolar yazıyorum kafamda? Beynim bana hükmediyor. ‘Düşünme!’ dediğim şeyleri inatla düşünüyor.  Söz geçiremiyorum. Ay, deli olacağım. Olumlu şeyler düşünüp, sevgilime doğru enerjiyi göndermeliyim…
Ölümü kendim için de düşünüyorum bazen. ‘Ölüp gidiyorsun işte’ desem, rahatlayacağım. Ama ölümün de iyisi kötüsü var anacım. ‘Allah güzel ölüm versin’ derdi Leyla Sultan. A… ‘Derdi!’ dedim ayol, amanın… Der yani… Allah uzun ve sağlıklı ömür versin canıma. Ay arayayım bari bak özledim de.
 Hakikaten, tık diye ölecek olsan neyse. Uykunda mesela. Al sana güzel ölüm. Ya, kaza geçirip, cıyaklaya cıyaklaya ölsem? Ya sakat bir hastalık yapışsa yakama da, sürüm sürüm süründürse? Ha, yine de ölüyorsun sonuçta ancak zaman alıyor tabi. Peki, bir uzvum kopsa ya da kesilmek zorunda kalsa. Yıllarca öyle yaşamak durumunda kalsam ki adına ‘yaşamak’ denirse?! Ancak ne engelliler var, benim yapamadığım nice şeyi yapabiliyor da, her şeye rağmen kopmuyor hayattan. Saygılar…
Ayıp bana. Yaşayacaksın tabiî ki…
Ay… Bayılacağım şimdi. İnsan kendi içini ancak bu kadar daraltabilir. Ama bu bir şey değil. Manyak ölüm senaryoları da yazıyorum…
Araba kazası geçiriyorum mesela, oram – buram koparak ölüyorum… Tövbe tövbe…
Evde yangın çıkıyor, dışarı çıkamıyorum ve yanarak acı içinde can veriyorum…
 Yanmak deyince, en korktuğum şey bu! Hangi filmdi yahu, hatırlayamadım ama sapık herif, birazdan yakacağı diğer bir herife, yanarken neler olacağını anlatıyordu, yaklaşık şöyleydi sanırım;
‘Önce sesin gider. Acı içinde kıvranırken çığlık atarsın, yani attığını sanırsın! Sonra gözlerin birer cam gibi patlar. Derin, katman katman mangaldaki et gibi yanıyordur. Saçların kavrulur, dokunmak ve alevi söndürmek istersin ama ellerin yoktur! En kötüsü de çıkan kokudur!’
Ay, bir tuhaf oldum. Sanki beni yakacaklar gibi hissettim birden. Of…

Kapkaç saldırısına uğruyorum, herif beni yedi yerimden bıçaklıyor, oracıkta ölüyorum… Neden yedi yerimden, onu da anlamış değilim?! Ha… Yedi deyince Brad Pitt’li muhteşem filmlerden biri geldi aklıma; ‘Seven’… Oy, oy, oy… Zaten, nerede kesmeli biçmeli, sapık filmler var onları seviyor, izliyorum. Testere’leri hatmettim mesela… Kesin hastayım kafadan…

Spor yürüyüşü yaparken, 4 kişi beni kaçırıyor ve tecavüz ediyor. Yüzlerini gördüğüm için, boğazımı kesiyorlar, tak ölüyorum…

 Alışveriş yaparken, mağazaya eli silahlı hırsızlar giriyor, bizi rehin alıyor, kasayı soyuyor ve tabi istedikleri yerine getirilmediği için hepimizin kafasına teker teker sıkıyorlar, ölüyoruz, ruhumuza Fatiha… Fakat tabi, bu olay Türkiye şartlarında cereyan ettiği için, Amerikan filmi tadında, FBI’dan cillop gibi adamlar gelip, bizi büyük bir operasyonla kurtaramıyor ve akabinde ‘tall, dark and handsom’* dedektif bana âşık olamıyor bu durumda. Kaldım mı sana yine evde. J
(* uzun – esmer – yakışıklı)

Büyük bir alışveriş merkezindeyken, bomba patlıyor ve ağır yaralanıp, ambulansa bile yetişemeden ölüyorum…

Eve hırsız giriyor, göz göze geliyoruz, suratıma koca bir yumruk indirip dağıtıyor, para vs.nin yerini soruyor. Dağılmış çenemle cevap veremeyeceğimi hesaba katmayıp sinirleniyor ve hıncını tecavüz ederek alıyor. Hem hırsız, hem sapık! Sus sus sus… Üstüne de bir güzelce boğazımı kesip öldürüyor.

Oh… Oldum mu sana psikolojik deli! Acilen Ahmet Bey’i aramalı ve bu konuyu da konuşmalıyım. Hayır, üstüne niye tecavüz sosu ekliyorum, anlayabilmiş değilim. Hiç normal değilim, hiç. Gerçi ‘normal’ nedir, onu da bilmiyorum ya? Kime göre normal, neye göre normal? Normal olunca, her şey yolunda mı gidecek ki?

15 Şubat 2011 Salı

YALNIZLIĞIN MUHALLEBİ KIVAMI'ndan...

Ben yaptım
Hataları da sevapları da...
Pişman değilim
Ben yaptım...
Yine olsa yaparım...
Yine seni severim
Yine gelir peşinden,
"Buradayım" derim!
Uslanmadım ben
Akıllanmayacağım,
Aşka hiç doymayacağım.
Ben yaptım
Yanlışları da doğruları da...
Pişman değilim
Ben yaptım...
Yine olsa yaparım...
Yine dinler kalbimi
"Ben buyum" derim!
Uslanamdım ben
Akıllanmayacağım,
Aşkın kölesi olacağım.
Ben yaptım,
Yine de yapacağım...

Yaptım ve yapmaya da devam ediyorum anacım... Kişisel Devrimimi tamamladım. Şimdilik bu limandayım. Yeni bir devrim yapmak gerekirse de fazla düşünmeden, ertelemeden yaparım. Hayatımda daha neler mi oldu? Anlatayım mı daha? :) Peki...
Artık kırk dört yaşında; kayıpları ve kazançlarıyla yaşadığı sakin hayatında, kıvamında hüzünlü fakat huzurlu; kazayağı çizgisini henüz öğrenmiş, hala genç :) bekar ama mutlu bir kadınım. Ömrüme ömür katmasını dilediğim bir cennetteyim... Zaten cennette de sonsuz kalınır değil mi? :) Demirlediğim ruhumun gemisini tadile etmekle meşgulüm. Sağlıklıyım.
Komşu çocukların hiç susmayan bağırışlarını, hoparlörden gelen zamanlı zamansız anonsları DUYABİLİYORUM...
Spor için yapılan tartan pistte çoluk çocuk ökçeli ayakkabılarıyla salınan yurdum insanını (!) GÖREBİLİYORUM...
Pek düzgün olmayan çukurlu pütürlü yollarında YÜRÜYEBİLİYORUM...
Yolların fatihi cesur şoförlere küfredebiliyor, birileriyle kötü trafikten KONUŞABİLİYORUM...
Huyumu bilmelerine rağmen, evime telefonsuz çat kapı gelen ARKADAŞLARIM OLDUĞU İÇİN SEVİNİYORUM...
Bazen hiç ummadığım şeyler yapsalar da, dünyanın bir ucunda olsalar da, DOSTLARIM OLDUĞU İÇİN SEVİNİYORUM...
Farkındayım ve mutluyum...

Gidiyorum,
Nereye bilmiyorum.
Senin olmadığın ama
Seninle olduğum bir yere...
Ben'i sensiz yaşıyorum
Sadece hayalin,
Ben ve yalnızlığım.
Gözlerin kalbime ilaç olmadı,
Ruhun bedenime dolmadı.
Bir tek yalnızlık tuttu elimden,
Sarıldı, öptü, kokladı...
Sen yoktun.
Sensiz seninle oldum,
Aslında sendin yalnızlığım.
Gidiyorum...
Gözlerin üzerimde,
Ellerin bedenimde.
Ama
Bir tek yalnızlık tuttu elimden,
Sarıldı, öptü, kokladı.
Gözlerinle ellerin kıymeti kalmadı...

BEN BİR HİÇ'İM !

İlahi bir aşk var mı? Aşk, ilahi mi? Mecazi mi yaşanmalı? Sonsuz mu peki? 
Sonu varsa, başından belli mi? Aşk’ın adı ne? Kaç yaşında? 
Peşinde mi koşmalı, yoksa tam ortasında mı durmalıyım? 
Önce kaybedip, sonra tekrar mı bulmalıyım? 
Aramalı mıyım, gelmesini mi beklemeliyim? ‘Şu aşk’, ‘Bu aşk’ diye ayırmalı mı; Yoksa bir ad'a, sıfata ihtiyacı yoktur diyerek kayırmalı mıyım? 
Aşk’ın dünyasında mı yaşamalıyım? Yoksa onu mu kendi dünyama almalıyım? Aşksız bir ömür geçer mi? Geçerse, beyhude mi geçer?
Her şey zamanında güzel… Bu cümleyi kullandığıma göre sanırım yaşlanıyorum! Benim âşık olma zamanım gelmedi mi, ölmek zamanım gelmeden önce?!...  
Onunla beraber akmak istiyorum hayata.  
Veyahut hayat benimle beraber aksın, aşkın tam ortasına!  
Kalıcı mıdır aşk, gidici mi? Geçerken mi uğrar, özellikle mi gelir? 
Gelip de terk ederse, çok mu üzülür insan? 
Hazır bulmuşken, hatta kendimi bulmuşken, kaybeder miyim yeniden? 
Yeni bir ben olmuşken eskisini hükümsüz kılıp, yeni bir bedene girmiş ruh gibi; Yoksa can mı çekişirim ki canım çıkıyormuş gibi!?
Kendimi bulmuşken, tekrar kaybetmesem bari. Zaten yalnızlık çekiyorum! Kendimle konuşabilirim hiç olmazsa. Kendimle baş başa?! 
Bana yarenlik eder, yaralarımı sarar kendim!… 
Ya onu da kaybedersem, halim nice olur deyin korkuyorum?! 
Yalnız olmaktan değil, yalnız kalmaktan korkuyorum… Yalnızlık zor zanaat!.. 

Bin bilmem kaç kişiden, dokuz yüz bilmem kaçı yalnız yaşıyormuş insanların, istatistiklere göre şu fani dünyada… Rakamlar ürkütücü… Gerçi sayıyla ölçülecek bir şey değil bu. Bir his sadece. Yani içinde hissettiğin, içinde yaşattığın ve yaşadığın bir şey. Dışarı çıkıp, caddedeki insan seline karıştığımda da yalnız hissediyorum bazen. Yalnızlığı inkâr belki de kalabalıklar… İyi ki kendim var… 

Ha… Kendim de yetmiyor bazen bana… Bir boşluk; bir yere, birine ait olmama hissi… Sahipsizlik de diyebiliriz! Aşk olsaydı cebimde, biraz atıştırırdım da canlanırdım hiç olmazsa… Düşmezdi kan şekerim yalnız yalnız… Ya bir gün, çağırdığımda gelmezse aşk? İşte bundan bahsediyorum. Yalnızım evet, yalnız olmak bu… Ama seslendiğimde ‘geliyorum’ demezse de yalnız kalırsam diye korkuyorum. Ve fakat varlığı da zor! Sorumluluk istiyor, sabır istiyor, özen istiyor, katlanmak istiyor… Oysa benim kimseye katlanasım yok… Fakat muhtacım da aynı zamanda… Ben benle ne yapacağım? Bu saçma sapan iki ara bir dere durumunu nasıl aşacağım? İç sesimi nasıl susturacağım? Beni ancak ben durdurabilirim yine… Kendime mukayyet olmalı, iliklerime kadar aşkla dolmalıyım… 
Yok… Aşksız olmaz… Her yerde, her şeyde aşk!
Bir ses, bir nefes, içine gireceğim ya da içime girecek bir beden arıyorum ara sıra… O da tatmin etmiyor bazı zaman… Boyun eğmem, özgürlüğüme düşkünüm ama yalnızlığın pek de emniyetli olmayan bir özgürlük anlayışı var! Anlaşamıyoruz böyle olunca tabii… Güvende hissetmek için birlikte ve beraber olmak mı, emniyette hissetmediğin halde kendine güvenmek mi? 
Güven mi emniyetsiz, özgürlük mü güvensiz? Ya da yalnız mı bu beden ebediyen ve sebepsiz? Bir kafesin içinde hapsolmuş ruh, o ruhta köle bir beden, bedene hükmeden bir nefs… Yoksa ruh mu köledir bedene hep dendiği gibi? Herkesin ve her şeyin bir ruhu var...
 Bakmak lazım… Bakıp görmek lazım… Görüp almak lazım… 
Alıp anlamak lazım… Anlayıp benimsemek lazım… Benimseyip uygulamak lazım… Uygulayıp oldu mu deyin bakmak lazım ve yeniden görmek lazım! 
Olmuşsa ne ala… Olmamışsa, haydi sil baştan! Bir bilsem cevapları, ah bir bilsem…
Ruhum, bir makine gibi çalışan ve akla hayale sığmayacak güzellikte işler başaran bedenime uyum sağlayıp insan oluyor. İnsan görünümüne bürünmüş ruhum Tanrı’ya ait. (Allah'da diyebilirsin, Yüce Varlık'da :) 
Ve ben de onun bir parçasıyım. Öyleyse ben de Tanrı’yım… Evet, evet… Tanrı benim içimde, benliğimde, ruhumda, bedenimde! Tanrı’nın varlığının ispatıyım!
Sen de Tanrı’sın! Şu heybetiyle yıllardır bahçemde yıkılmadan duran çınar ağacı da Tanrı!.. Koloni halinde sıra sıra yürüyüp ekmek kırıntısı taşıyan karınca da Tanrı!.. Her gün bıkmadan usanmadan bana gülümseyen, sonra da:
 ‘İyi akşamlar. Umarım bu günün güzel geçmiştir. Sana bir parça mutluluk daha verebilmek ve yaşadığını hissettirebilmek için yarın yine doğacağım. Hoşça kal!’
Deyin el sallayan güneş de Tanrı!.. Annesinin karnında bir kordona bağlı, suyun içinde büyüyen bebek de Tanrı!.. O her yerde ve herkeste… Aşktır, merhamettir, şefkattir Tanrı… Bakmak lazım… Bakıp ta görmek lazım! Gördüğünü almak, anlamak, benimsemek, uygulamak lazım! Bunun için aşk lazım! Aşkla bağlanmak lazım!
YOGİ BHAJAN demiş ki;
“Bizler ruhani olmaya çalışan insanlar değiliz, insan olmaya çalışan ruhani varlıklarız.”
“Tanrı’yı herkeste ve her şeyde göremeyen, O’nu hiçbir yerde göremez.”

Görüyorum da ben biraz farklıyım sanırım. Ve sanırım onun için de yalnızım… Yani ne bileyim bazı duygularım fazla gelişmiş, bazıları hiç gelişmemiş; bu boktan dünyayı umursamadan yaşamaya çalışıyorum… 
Osuruktan sorunları dert edenleri kızılcık sopasıyla dövesim geliyor, asıl dert edilmesi gerekenleri anlatırken… 
Tanrı’yı hiçbir yerde göremeyenlerin gözlerini oyasım geliyor, zaten gereksiz olduklarından… 
Aşkın içinde aşka hasret olanlara sövesim geliyor, elindekinin kıymetini bilmediklerinden… 
Bedenine ve ruhuna ihanet edenleri ayaklarından asıp işkence edesim geliyor, işkence öyle yapılmaz böyle yapılır babından… 
Kıymet bilmeyene kıymet verenlere, Allah ne verdiyse girişesim geliyor kime değer vermesi gerektiğini öğrenmesi için… 
‘Sensiz ben bir hiç’im, beni terk etme’ diyerek Hiç’liğin manasını bilmeden yalvaran zavallı zat-ı muhteremi sallandırasım geliyor bilmem kaçıncı kattan, kendine yetebilmeyi öğrenmesi için…
“Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol! Menzilin yokluk olsun… İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise; insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, HİÇ’lik bilincidir!”
‘Gönlü Geniş Ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı’ndan birinde böyle demiş Tebriz’li Şems…
Bunu öğrendiğin zaman baktığını görür, gördüğünü alırsın inceden… Bir de benimser isen yeme de yanında yat olursun anlayıp algıladığın için… Uygulamaya geçtiğin vakit ise, daha çok görerek bakarsın etrafa…
Bir de bu Yüce Öğreti’yi anladığını sandığı yetmiyor gibi roman tadında yorumlayanlar da var ki bunun konumuzla bir alakası yok amma velâkin ben de efkârlanıp alıntı yapınca aklıma geldi de döküldü parmaklarımdan… 
Ben? Yok… Asla tam layıkıyla anlayamam… Anlayamayız… Anlayabilmiş olanı dinlerim saygıyla… Çünkü her şeyi değil, haddini bilmek lazım gelir!
İnsanız; elbet zayıflıklarımız, kırgınlıklarımız, zaaflarımız, aptallıklarımız olacak… ‘Ben bir Hiç’im’ dediğinde arınacaksın yalanlardan, riyalardan, sonu olmayan rüyalardan! Yeni hayatına başlayacaksın o zaman… Kıçını kaldıracak, hayata gülümseyip hiç ölmeyecekmiş gibi çalışacaksın…  Aşka âşık olacaksın. Her yerde arayacak, bulduğunda tutunacaksın sımsıkı… Emanete hıyanet etmeyeceksin… ‘Zavallı’ dedirtmeyeceksin, kendine saygın olacak… 
Hayatın ta kendisisin, evrenin bir parçasısın, sen Tanrı’sın, sevecek sevilecek, tadını çıkaracaksın bunun… Yoksa beni zıvanadan çıkaracaksın, haberin ola!
Aşk… Ey aşk… Gel… Gel de gör halimi… Gör de şu harap ve bitap kalbimi onar… 
Gel de bana ayna tut… Bana kendimi göster… Hani ben kör, sağır ve dilsizim ya sen gelince… Ayna ol bana, güzel ve vicdanlı bir kalpte gel… Kop da gel… Koyuver gitsin… Yepyeni bir ben olmak için hazırım… Hayat bana dikenlerini yolladıysa, elbet gülü de arkadan gönderecektir diyerek bekliyorum sabırla ve bir o kadar da sabırsızlıkla… Yepyeni bir hayata doğmak için ölmeden evvel ölmeliyim belki de buyrulduğu üzere... Âşık olmak zamanım gelemeden ölmek zamanımda mıyım yoksa? ‘Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir…’ J Doğru denmiş zamanında! E, her şey zamanında güzel!
‘Hayatın bana ne vermesini diliyorum, bekliyorum?’ diye düşünüyorum ve cevap hep aynı oluyor; Aşk… Her şeyde, her yerde aşk oğlu aşk! Gönlüme dolan, ruhuma huzur katan aşk… Ne olduğumun ya da olmadığımın farkına vardıran aşk… Kendimi bulduran ama bazen de kaybettiren aşk… Hayata geliş sebebim ve hayata bakışım aşk… Adını telaffuz ettiğimde aynı adla ‘aşk, aşk…’ diye atan kalbimle yüzleştiren aşk… Biraz olsaydı cebimde, atıştırsaydım acıktığımda… Susadığımda ona, içebilseydim kana kana…
Sonunda ‘Aşk’ı, ‘Merhamet’i ve ‘Şefkat’i koydum çantama, çıktım yola nihayet... ‘Sabır’la karşılaştım bir yerde... 
‘Beni de alırsan yanına, öğretirim sabretmeyi sana!’ Dedi. ‘Olur’ Dedim… 
Yolum uzundu, Sabr'ın da benimle geldiği iyi oldu. Aşk, her gördüğüne heyecanlanıyor; 
‘İşte bu benim! Ben her yerdeyim!’ Diyordu... 
Bir mola da, Merhamet ile sohbet ettik; ‘Affetmesini bilmeli, öğrenmelisin!’ Dedi. ‘Nasıl?’ Dedim. 
‘Biliyorum çok zor… İstersen kendini affetmekle başla işe!’ Dedi. 
‘Ah…’ çektim derinden ve ‘Bu dediğin daha zor’ Dedim. 
Tam o sırada ‘Acı’ geldi masamıza. ‘Katılabilir miyim sohbetinize tam yerinde ve en derinde!’ Dedi. Merhamet, ‘olur’ babında kafasını salladı aşağı yukarı. Bence de mahsuru yoktu çünkü ortama cuk’tu! 
Sızladı içim inceden, gözyaşlarım döküldü tuzlu tuzlu… 'Şefkat' gördü karşıdan ve hemen gelip elini omzuma attı; ‘Ben buradayım, yanı başında, üzülme’ Dedi sevgiyle. 
Aşk; ‘Ben bunların hepsiyim!’ Diye böbürlendi kulak kabarttığı sohbetimize dalarak… Bir arkadaşını gördü o sırada ve tanıştırdı benimle. ‘Hüzün’dü adı. 
Buruk ve aromalı bir tadı vardı adının. 
“Ben de ‘Hayal Kırıklığı’ ile beraberdim az önce” Dedi sakince. 
“Birine uğradık gelirken biz de. Aşk acısı çekiyordu ve bize ihtiyacı vardı!” Diye ekledi. Aşk hemen atıldı; ‘Söylemiştim… Ben bunların hepsiyim demiştim!’ Diyerek... 
Sonra da; ‘Siz de bizimle gelsenize?!’ Dedi ve gülümseyerek bana baktı onaylamam için… 
‘Ama…’ Dedim, ‘Hani sen zaten bunların hepsisin ya… İhtiyacım yok ekstra yolcuya…’ 
Darılıp uzaklaştılar hemen Hüzün ile Hayal Kırıklığı… Biz de yolumuza devam etmek üzere kalktık. Yarılamıştık ki yolu, Aşk birden ‘Ben artık burada ayrılıyorum!’ dedi sessizce. Bir tuhaf olmuştu içim. 
‘Gitme’ dedim, ‘Sensiz ne yaparım?’ O cevap veremeden biri atladı önüne; 
‘Elbet gidecek, ne sandın? Sonsuza dek seninle olacağını mı?’… Şaşırdım ve ürktüm. ‘Korku’ idi adı. 
“Onu kaybediyorsun, haberin ola!’ Dedi kahkahalar atarak. Meğer onun yüzünden böyle demiş Aşk istemediği halde… Merhamet koluma girdi sıkı sıkı tuttu çünkü güçlükle ayakta duruyordum. Sarsılmıştım… Şefkat seslendi; 
‘Git buradan… Aşk’ı bizden alamazsın! Öylece hayatımıza dalamazsın! Adın ne olursa olsun, senden ürkmüyoruz…’ 
Bir an duraksadı, ne yapacağını şaşırmış halde ve ardına bakmadan kaçtı tek bir kelime etmeden. Hep birlikte sarıldık birbirimize; ‘Yaşasın…’ diye haykırarak… 

‘Asıl ben sizsiz ne yapardım ki?’ diye tekrar sarıldı Aşk, Merhamet ve Şefkat’e… Ben de keyiflenmiştim; ‘İyi ki hepiniz varsınız’ dedim. 
Bir de baktım, ‘Huzur’ gelmişti yanı başıma usul usul… 
‘İşte şimdi tamamız’ dedi ılık sesiyle. Onayladım ağlamaktan kızaran gözlerimle…
“Ağlama sevgilim... Bak ben yanındayım ve hep yanında kalacağım.” 
Demişti o da gitmeden hemen önce… Yalancıydı aşk bazen de… Varlığı da dertti, yokluğu da. Küçük bir gülümsemeyle başlayan büyük bir aşktı bizimki. Yine gülümseyerek bitti gitti… 
Sevdim… Sevildim mi? Bilmiyorum… Herhalde… Belki… İllaki…
Fuzuli; ‘Sevmek mi sevilmek mi daha güzeldir?’ Sorusuna ‘Sevmek’ diye cevap vermiş. 
‘Çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın!’… 

Ben yine yeni yeniden seveceğim, âşık olacağım yılmadan usanmadan defalarca… Merhamet ve Şefkat de yanımda ya… Korkmadan, cesurca seveceğim Aşk’ı…
Aşk’a âşık bir gezgin olacağım ruhun dehlizlerinde… 
Derinlerde bulacağım bir define gibi arayacağım onu yüreğimde… 
Ta içimde… Hiç’liğimde!...

Popüler Yayınlar

Bendeniz

Fotoğrafım
Yazıyorum, paylaşıyorum... Hayatın sevmek ve inanmak olduğunu düşünüyorum... Az ve öz dostum ile kitaplarım olduğu sürece benden mutlusu yok... Dünyalıyım... İçi-dışı bir, özü-sözü bir olmak, istediğim...

Hürriyet Spoa

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe

Hürriyet