Kategoriler

4 Kasım 2012 Pazar

EX'TİR, NE YAPSA YERİDİR...




Nasıl düzenliyoruz gardırobumuzu, çantamızı, buzdolabımızı, odamızı da lüzumsuz şeylere bakıp; "Anam çöp ev gibi olmuş bura; ne diye sakladıysam bunları, ne diye tutuyosam bu işime yaramayan şeyleri?" deriz ya... Sonra da birden kendimize gelir atı atıveririz hepsini de bi hafiflik bi ferahlık gelir üstümüze... Hah... Onun gibi işte....


Hiçbir olayın ya da hiçbir kimsenin senin kendi hayatını ve yaşam kaliteni en ufak şekilde değiştirmek zorunda kalmana sebep olmasına izin verme. 
Ayrıca z gereksiz insanları hayatımızda tuttuğumuz sürece engellemeye çalışsak da huzurumuzu tam bulamayız:
Atacaksın-uzaklaştıracaksın-sileceksin-bağını tamamen koparacaksın...


Naçizane şahsi görüşümdür ki; ex bir kişiye asla ve kat-a dönülmemelidir, "dön" dememelidir, bi daha asla ve kat-a biraraya gelinmemelidir... 

Şekerim adı üstünde ex" olan, bişey olmuştur ki ex olmuştur... Bi arıza çıkarmıştır; bi fesatlık yapmıştır; bi sıkılmışızdır filan; işimize gelmemiştir; artık eskisi gibi hissetmiyoruzdur - eskisi gibi hissettirmiyordur; bi şerefsizlik yapmıştır - gereksiz şeyler yapmıştır da canımızı sıkmıştır; vs..vs...
Velhasıl bişey vuku bulmuştur ki bırakmışızdır ya da terk edilmişizdir veyahut ortak kararla 'başbaş' demişizdir birbirimize...

Ee... O zaman niçün ama niçün "Belkim tekrar düzelir de sankim yeni bişeyler olur da aman efendim güzel olur da bi ihtimal..." gibisinden bi hisle "gel" diyoruz ex'e??? 

Ben biliyorum niçün diyoruz? Biliyoruz da söylüyoruz heralde kızııım?!

Diyoruz çünkü; kendimizi yalnız hissediyoruz. Evet, hissediyoruz!

Yaşımızın geçtiğini, pırtlayan rahatsızlıklarımızı, eskiden yaşananları ve yeniden yaşayacaklarımızı düşünüyoruz. Hadi; 'Düşünmüyom ki, düşünmüyom ki' de... Hadiii...

Bilinçaltlıklı halimizle ondan "yeni ben" olarak intikam alacağımızı düşünüyoruz. Hıı... Tabii!

Aşık olduğumuz zamanları, güzel anları düşünüp; "iyiydi be" deyip oluruna bağlamak istiyoruz. Bağlama anacım, bağlama!

Yeni birini tanımanın zaman kaybı olabileceğini düşünüyoruz. Yeniden kendimizi anlatmaya takatimiz yokmuş gibi hissediyoruz. Oysaki tebdil-i mekan da hayır vardır. Lakin bunun durumumuzla ne alakası vardır, tartışılır?!

"Vazgeçilemez" olduğumuzu onaylatmak istiyoruz. Kimse ve hiçbir şey 'vazgeçilmez' değildir. Sadece 'Alışkanlık'tır. İvit...

"İşte gördün mü sen bensiz yapamazsın, dönüp dolaşıp bana geldin, geleceksin!" demek istiyoruz, aslında tam tersi bizim ona ihtiyacımız olduğu halde. Karşılıklı be her şey hayatta, he valla...

Zamanında bize yaşattığı ne idüğü belirsiz karın - baş ağrılı hisleri unutup ona; 
"N'aparsam yapayım yine de beni geri alacak, yine de beni isteyecek çünkü biliyorum ki o bensiz yapamaz, çünkü biliyorum ki kadın / adam aciz bir yaratıktır, çünkü biliyorum ki iki güzel sözüme tekrar kanabilir bana kalbini ve daha önce içine ettiğim hayatını yine açabilir" deme hakkı ve cesareti vermiş oluyoruz. Gerçek!

"Aslında -insan- olarak iyi biri... Sadece erkek / kadın / eş / sevgili olarak beni üzüyor. Bu zamanda iyi birini bulmak da zor, iyisi mi tanıdığım - bildiğim bu insandan vazgeçmeyeyim" demiş oluyoruz aslında 'İyi İnsan' olmanın 'İyi erkek / kadın / eş / sevgili' olmak anlamına gelmeyeceğini hesaba katmadan veya bunu bildiğimiz halde görmezden gelip-duymaz'a gidiyoruz bilinçsiz bir şekilde. Bilinç bilinç konuşuyoruz işte sonra böyle :)

Biz istediğimiz için onu tekrar geri almışız zannediyoruz fakat aslında tüm kozları onun ellerine vermiş oluyoruz bizimle daha rahat oynayabilsin diye. Tabii canım...

Adı ne olursa olsun; ex, ex'tir ve geçmişte kalmalıdır...
Mazi olmalıdır, di-li ve miş-li geçmiş zaman olmalıdır...
"Ne güzel günlerdi be" olmalıdır...
"Zamanında ömrümü yedi epeyce, demek ki ömrüm azaldı bunu hesaba katayım bari" olmalıdır...
"Giden gider, kalan sağlar bizimdir" olmalıdır...
"Hiçbir şey için geç değil, artık önümüzdeki maçlara bakıcaz" olmalıdır...
"Ben her şeyden ve herkesten daha değerliyim. Tek bir can'ım var, onu da değerimi - kıymeti bilmeyen, beni anlama zahmetine girmeyen, ne istediği - ne yaptığı belli olmayan biriyle harcayamam" olmalıdır...
"O, beni kaybetti. Benim kaybım sadece 'zaman'... Onu da yeni ve güzel şeylerle telafi edeceğim" olmalıdır...
"Depresif ve Bunalgül kıvamda geçirecek tek bir saniyem bile yok. Hayat kısa, değmez ex bir adama / kadına... Ex'liğini bilsin, extirsin gitsin hayatımdan da girmesin bi'daha" olmalıdır...

Olmalıdır. Çünkü 'olmak ya da olmamak' önemlidir anacım... 

Salise düşünecek vakit harcamamalıyız içimizde fırtınalar koparan, içimizden bişeyler kopartan, içimizi dışımıza çıkaran insanlar için... 

Ne kadar 'iyi' insan oldukları önemli değil. Burada ehemmiyet taşıyan konu bizi ne kadar 'iyi' tanıyıp, ne kadar 'iyi' anladıklarıdır. 
Kendimizi anlatmaya çalışırken ve yahut onu bir türlü anlayamazken ne kadar yorulduğumuzdur asıl mesele.

Bizi yoran, üzen, bir türlü asgari müşterekte bile buluşamadığımız insanlar vardır hayatta. 
Herkes karşısındakiyle aynı düşüncede, aynı santimantalite'de, aynı zihniyette olacak diye bir kural yok. Lakin bu, bizden ayrılan haliyle bizimle bütünleşebilmesidir ana konu.

Velhasıl cancağızım, kendini boşuna harab-ı turab edersin... 
Yok yere talan edersin gönül odalarını da ararsın kendini...
Hiç yoktan hastalık edinirsin dünyevi mevzuları kendine...
Yer bitirirsin zihninin tüm açlığıyla içten içe kendini...

Yapma-etme-eyleme... 
Ve lakin yapmak isteyip de ertelediğin şeyleri yap.
Gününü gün et.
Kendini eyle beynini başka mecralara akıtarak.

Ben şahsen bizzat kendim olarak, kendimi baz alarak, hemcins ve çoğunlukla hemfikir olduğumuzu varsayarak, gak gak gubarak, gidek de bi yol aşk-meşk alak, nice gönül kapısını açak, içeri bi girek de huzurla bi soluklanak anam babam... 

E, o zaman, konu ney? N'oluyo layn? 





                             Öyle değil mi ama babacım ya, haksız mıyım?
                             Beni bi sen dinliyon valla...

29 Eylül 2012 Cumartesi

'O'


Hayır, hayır… Bu benimle ilgili bir şey olamaz. Yani bana olacak bir şey değil. Tabii canım. 
Geçen sene Aysel teyze, geçen hafta Hikmet abi ve her gün kim bilir kim? Ama ‘ben’ değil! Olamaz! Olmamalı. Olmaz tabii ki… Olmaz olmaz…

Ilık suyu suratıma çarptım ve doğruldum. Ayılmak zor geliyor sabahları. Birden, akan suya aldırış etmeden aynada bir süredir kendimle göz göze olduğumu fark ettim. Sanırım bu bir süre ‘epeydir’ manasına geliyordu. O değil de suya yazık, boşa aktı bir miktar ki, ben dişimi neyin fırçalarken bile kapalı tutarım musluğu. Lakin şimdi bunu dert etmenin zamanı değil zira asıl derdim daha büyük! Alnımda üçü derin dört çizgi vardı boydan boya. Göz kenarlarım, yaşların daha rahat akabilmesi için oluk oluşturmuştu nerdeyse yine alnımdaki gibi çizgilerden. Gülümsedim yalancıktan. Yanaklarımdaki yılları görmekti maksadım. Ruhum gibi inceydiler. Aynanın üzerindeki makyaj lambasını açtım daha iyi görebilmek için. Yoksa yakın gözlüğümü mü alıp gelmeliydim çalışma masamdan. Gerçi çalışma masamda da olmayabilirdi, yatakta kitap okumak için almış ve orada unutmuş da olabilirdim. Ne de olsa ‘unutkanlık’ denen bir arkadaşım vardı. Lakin yetti aynadaki ışık beni aydınlatmaya. Fazla aydınlandım, hatta gözlerim kamaştı ve acilen kapadım daha fazla yıllanmamak için. Yeterdi bu kadarı. Ki bu kadarı bile o kadar çoktu ki… Dayanamadım daha fazla… Fazla fazla fazla… Daha çok, epeyce, fazlaca…

Böyle abuk sabuk düşünürken neyse ki musluğu kapamayı akıl edebildim. ‘Kendine gel’ dedim kendime… Yatağa döndüm sonra, kahvaltıya mecalim de isteğim de kalmamıştı nedense. Şimdi kim koyacaktı çayı, çorbayı sabah sabah bu ruh haliyle. Uzandım… Ha, neredeyse kırıyordum benim emektar yakın’ı… Tahmin ettiğim gibi buradaymış sağ olsun. Sonra, aslında unutkanlık’la pek de iyi bir arkadaş olmadığımı düşündüm bu durumda. Yok artık, bunayacak halim de yoktu ki canım bu yaşta?... Hangi yaşta? Kaç yaşındayım ki ben? Bildiğim bir şey varsa o da; ‘o’ yaşta olmadığımdır! Tabii… Mesela Necla ‘o’ yaşta… Adnan da… Komşu bir teyze ile amca var, onlarda ‘o’ yaşta. Annem de… Yok ama annem sayılmaz. I-ıh… Annem de benden, o yüzden sayılmaz işte, bana ne?! Yaşı mı var ki bunun hakkat? Var mı? Yok mu yoksa? Olmayabilir de. Olabilir de. Evet. Çünkü bazen Eda da, Burak da, Nazlı da, Alican da olabilir sıra. Onlar ‘o’ yaşta değiller. Demek ki yaşı yok! Aman, kafam karıştı. E, sırası mı var peki? Ne sırası? Sırayla ise eğer, ben rahatlayabilirim. Ne de olsa henüz inceden gidiyorum… Alnımda belki alın yazısının ağırlığından derinleşmiştir yıllar. O kadar olur canım. Ne de olsa yıl’lanacağım daha! Hem sıra bana geldiğinde ben orada olmayacağım ki?! Nasıl mı? Bunu henüz bende bilmiyorum ama olmayacak işte… Yani tam ifade de edemedim şöyle ki; ben görmeyeceğim nasılsa bunu. Evet, evet, görmeyeceğim.

Nasıl bir şey acaba? Bilmek de istiyor değilim doğrusu ama merak da etmiyor değilim. Öğrenmenin de bir yolu yok ki?! Göremem ki bir şekilde… Hah… Gözlüklerimi kafama takmışım da ondan. Gözüme taksaydım görürdüm de yakinen… J Kafama bir şey taktığım kesin de, gözlük olmadığı kesin. Kendime stand-up yapmam da işe yaramıyor aslında…. Bu arada kalkmışım da, kahvemi bile yapmışım da, pencere kenarındaki yerimi almışım her zaman olduğu üzere…

 Birazdan çöp kamyonu geçecek. Karşı apartmandan genç bir kadın çıkacak hemen önündeki arabasına binecek ve kırk saat şoför koltuğuna yerleşmeye çalışacak. Aynada kaşına gözüne bakacak son rötuşlar için. Ve arkasındaki çöp konteynırına dokundurarak manevra yapacak çıkmak üzere. Pek de iyi bir sürücü değil çünkü. Biliyorum, çünkü her sabah aynı terane. ‘Bugün çarpmazsa çöpe, yarın oturmayacağım pencereye, söz’ diyorum ama nafile. Onun yüzünden her gün mesai yapıyorum burada. Deli miyim ne?

Ambulans geldi dün yan apartmana. Biri gitmiş ama kim bilmiyorum. Kurtaramamışlar deniyor kalp masajı, vs…  derken. Eskidendi komşuluk falan, şimdi karşı dairemde kim var bilmiyorum?! Yaşlı da değilmiş ha, gencecik biriymiş. İşte bak gördün mü, yaşı yokmuş!... Hadi bakalım!?

Sabahın körü, zar zar korna sesiyle sağır da olunuyor sağ olsun saygısızın biri sayesinde. Gerçi niye de sağ olsun, çektirsin gitsin mümkünse buralardan. Eksik olsun onun gibiler. Manyak mı arıyorsun, (efendim?) ondan bol ne var memlekette? Yahu ne trafik var, ne insan… Ne akla hizmetle basarsın o saatte o zımbırtıya? Aslında, ineceksin aşağı, bir güzel pataklayacaksın oracıkta onu, kornayı söküp eline vereceksin bak bakalım bir daha çalıyor mu o yöreden zurnasını? Hayır, şiddete karşıyız da, bu gibilere de karşıyız! Bunlar da anca bu dilden anlar, ne yapalım? O yüzden bizi uğraştırmasın gitsin tıpış tıpış kendi rızasıyla!... Of…

Hayır, kafam dağıldı iyi oldu bir yandan da bu sinir… Uyku muyku kalmamıştı didik didik düşünceden…

Hayır, hayır… Bu benimle ilgili bir şey olamaz. Yani bana olacak bir şey değil. Olmamalı. Herhalde olmaz canım. Olsa da ben orada olmam yani. Kaçarım ki… Kaçılır mı ki? Öğrenmenin de bir yolu yok ki… Saçmaladım şimdi bak. Hayır, zaten öğrenmek istemiyorum ki yahu?! Öğrenmem demek, onu yaşamam demek. Yani yaşamamam demek! Al, buyur, buradan yak! Beni yak, kendini yak, her şeyi yak! Gemileri yak… Zaten ‘o’ olduktan sonra dünya yansa ne olur?

Uyku gibi bir şey mi acaba? Bak şimdi öğlen uykusuna da yatamam ben bugün. Aklıma sokmayacaktım bunu. ‘Uyku gibi mi’ymiş? O da nereden çıktı şimdi? Bir de iyisi var, kötüsü var. Kolayı var, zoru var. Acılısı, çilelisi var… Vay vay vay… Beni hangisi bekliyor acaba? Güzelinden olsa bari. Yok, yok… Neler diyorum ben ayol? Benim başıma gelmeyecek ki sonuçta. Piii… Ne düşünüyorum, ne söylüyorum, tam hasta? Buyrun, evet benim o ‘hasta’. Tahtaları eksik biraz kafamın. Peki, daha artarak çoğalacak mı bu yıllar yüzümde, kaşımda, gözümde, oramda buramda? Onu da istemiyorum ki ben. İstemem tabii… Kim ister ki? Al işte, ben istemiyorum. Bana ne?!

Yok… Uyku yok… Gerçi kahve de içtim, açıldı iyiden iyiye. İçmeyecektim işte şunu ne güzel, dönecektim sıcacık yatağıma yumuşak yumuşak… … Canım çok yanacak mı ki? Niye yansın ki? Nasıl bir türde olacak ki yansın? Yanmaz, yanmaz ki… Hisseder miyim ki? Nasıl olur ki? Olmaz, olmaz, bana olmaz. Olmayacak… Olursa da ben anlamadan olup bitecek. E, oldu diyelim, sonra ne olacak? Ne olacağım? Nereye gideceğim? Geri dönebilecek miyim? Annemi görebilecek miyim? Zeki Müren’de bizi görecek mi? J Ne olacak yaa? Hayır, istemiyorum! İstemiyorum, bana ne? Nasıl ki? 
Kafayı yiyeceğim düşün düşün. Bir terapist’e filan mı gitsem ki? Takıntı mı ki bu? Hayır, öyleyse bileyim de takıntılamayayım, her gün oluyor artık çünkü. Deliriyor muyum ya da delirecek miyim de o safhadan önceki aşamada mıyım ki acaba? Yok, zaten deliyim, ekstra daha nereme delireceğim ki?

Yok, yok… Bana olmaz, olmayacak. Olsa da ki olmaz ama diyelim oluyor, kaçarım ki ben… Tabii. Kaçılır mı ki? Yaşı yok, sırası yok, kaçışı da yok belki?! Yok mu ki? Aman canım, nelere nelere çareler bulunuyor da buna mı bulunamayacak, hangi devirdeyiz Allahınsen? Ne diyorum ya ben? Biri bana ‘dur’ diyebilir mi acaba? ‘Dur’ demişken bir açıklama da getirebilir mi ki lütfen?

Hayır, hayır… Bu benimle ilgili bir şey olamaz. Yani bana olacak bir şey değil. Lakin bu ne yaman çelişkidir ki kendimden başka herkes için olabilitesini düşünebiliyorum da oluyor da, bana olmayacak? Benim ne ayrıcalığım var? Uzaylı mıyım ben? E, evet, uzaylıyım, uzaylıyız! “Başka bir galaksiden miyim ki?” diyeyim bari!

Ha, annem de var tabii… Ona da olmaz. Olmamalı… Olursa da zaten bana da olsun. O’ndan sonra ben n’apayım buralarda öksüz öksüz? Yaşlandı da yahu. Yaş’landım bak şimdi ben de hüzünlendim sabah sabah. Bir de bu terane var; yaş hadisesi! Ne ilginç yarabbi… Yıllar,  yol – su - elektrik olarak geri dönüyor sana yüklüce… Hor kullandıysan; ‘Al’ diyor itinayla inceden inceden çizip yaptıklarını, yaşanmışlıklarını yüzüne vurup. İyi baktıysan, özendiysen kendine; ‘Aferin’ de demiyor ama daha vicdanlı davranıyor diğerlerinden. Ama yine de yapacağını yapıyor sağ olsun. 
Iyy… Nasıl bir şey ki? Yani ne bileyim, böyle buruşuk – uyuşuk – mayışık – karışık – hayata alışık fakat bir o kadar alışamamışlık?! İsyan, inkar, öfke, yorgunluk, depresyon, son’a hazırlık?! İstemiyorum işte, istemiyorum! Niye bu kadar karamsarım yarabbi? Olumla, karma – kurma yap bir şeyler ortaya karışık en pozitifinden! I-ıh… Olmuyor!

Yitip gitmek, ex olmak, göçmek, uçmak, iki seksen yatmak da bi daha kalkmamak, hem yerde hem gökte olmak… Of ki ne of… Korkuyorum, ürküyorum, tırsıyorum, üç buçuk atıyorum, yusuf yusuf sayıklıyorum, ürperiyorum, diken diken oluyorum, ödüm ödüm patlıyorum… Ki hepsi aynı kapıya çıkıyor ve aynı manaya hizmet ediyorlar adamını satayım!   

Evet… Bu benimle ilgili bir şey olamaz. Yani bana olacak bir şey değil.  Yıllanmayacağım ve ‘o’na yenilmeyeceğim… O 
kadar!

Yaşlanmak istemiyorum…
Ölmek istemiyorum…
İstemiyorum işte, bana ne?!



12 Eylül 2012 Çarşamba

AH ÖMRÜM




Bir yer çekimi cazibesiyle bağlandığımız, yakalamaya çalışırken kaçırıp, kaçmaya çalışırken yakalandığımız ömür ne ola ki? 

Kimimiz durmadan öğütülüp zaman değirmeninde, sonra ayrık gibi savrulup gitmede rüzgarlarda... 

Kimimiz aşkın derin yangınlarında yanmada...

Ekmeğimize katık biraz umut, bir parça hatıra... 

Ömür dediğimiz; anıların yanaklarından süzülen birkaç damla...

 Hasretlerimizi uçurduğumuz mavi gök, yıldızların koynunda uyuyan gece ve bir demet beyaz papatya masum bir çocuğun ellerinde...

 Parkta çektirdiğimiz hatıra fotoğrafımız; ellerin ellerimde, gözlerim gözlerinin ötesinde... 

Ah ömür! 

Acılar devşirmek öbek öbek, tatlı acılar... 

Ruh med cezirleri zaman okyanuslarında, nihayetsiz iniş çıkışlarıyla tarifi zor insan coğrafyasında...

Kırk ikindi yağmurlarında nefsin erbain'i, kırk günlük anda... 

Bir içim su, bir lokma ekmek ağız tadında... 

Hatırası var diye sakladığımız bir kurutulmuş çiçek mazinin avuçlarında... 

Yolcular yollarda, yolcular duraklarda... 

Ben zamanı sorgularken zaman beni yontmada... 

İşte belli belirsiz bir silüet kumsalda, suya yazı yazmada... 

Her şeye ve her şeye rağmen ömür; gecelerde batmak, seherlerde doğmak, iki an arasında kendini bir var bir yok saymak... 

Zıtlar arası yolculuk, zıtlar arası mekik dokumak... 

Bu istasyonda yaptığım şey hüzünlerimi, sevinçlerimi bana aşina kaldırımlara haykırmak...  

Ah ömrüm!

 Ah, akşamlardaki bir çay içimi ömrüm. 

Bu hissettiğim beden, bu bastığım toprak, emanet ömürden yolda bir durak...

Hayal tuvalime bir resim çizivermek, hüzünlerimin en çarpıcı tonuna uğrak... 

Ayrılıkları anımsatan bir hüzzam faslı sonrası, vuslata sırdaş bir saba makamına kulak kabartmak... 

Yolculuğun tadına varmak Sevgiliye yakın, kendime uzak iklimlerde.

 Çöllerde Leylalardan izler sürmek, 'bulamasam da' diye diye.

Ah ömrüm...





15 Ağustos 2012 Çarşamba

'NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR' GEYİĞİNİ, NOEL BABA'NIN GEYİKLERİ BİLE GEÇEMİYOR!


O değil de... Geyik meyik hikaye, ızgarada bir dana bonfile olaydı da yiyeydik...
Lakin konu ciddi!

Neşeli, gülüp oynaya birkaç gün öncesinden karşılanan, erkenden kalkılıp el öpülen, şeker ve harçlık dağıtılan, sokakta mantar maytap veya torpil patlatılıp eğlenilen, gece yarılarına kadar çelik çomak – misket kuyu kazmaca – saklambaç – yakar top oynanan, harçlıklarla elmalı şeker – pamuk şeker alınan ve henüz ‘Nerede o eski bayramlar?’ Diye hayıflanılmayan günlerde ne güzeldi be bayramlar?!

Benim gibi kırk yaş üstü iseniz pek bir aşinasınız demektir o günlere. Genç iseniz, okuyup gülecek ve ‘Hadi canım sende… Nedir bu eski – yeni bayram teranesi? Yaşlanmışsınız işte… Başka bir fark yok!’ Diyeceksiniz muhtemelen?! Lakin tüm bunlar ‘ihtiyarlık’ yakınması ile ilgili değil genç insan! Ruh ile, duygu ile, zihniyet ile, örf – adet ile ilgili… Sen yaş aldığında ve ihtiyarladığında, umarım bu günleri özleyecek durumda olmazsın. Ama oturduğun yerden olmaz bu! Çok çalışacaksın, vatanına sahip çıkacaksın, memleketini ev’in bileceksin, evine yabancıları sokmayacaksın, aileni (!) bir arada tutmak için var gücünle mücadele edeceksin ki; bu günleri hasretle anmayasın! Kaldı ki; anacak ne gücün ne de iznin kalmayabilir mazaallah!!!

Halet-i ruhiyemiz mi, ekonomik durumumuz mu, memleket meseleleri mi bizi bayramlardan haz almaktan alıkoyan?

E, hal böyle ise eskiden yani; gaz lambası ile aydınlanıldığı, ekmek – çay – şeker – tüp kuyruklarının olduğu veya başka deyişle hiçbir şeyin olmadığı (!) zamanlarda nasıl oluyor da bayramlarda yoksulluk – yokluk - dert – tasa unutulup bir coşku hâkim olabiliyormuş? Peki, ne kadar darda olursan ol çocuğuna ‘Bayramlık’ alma telaşının heyecanı? Ne kadar yoksul olursan ol, illaki misafirine kurulan sevgi aromalı sofralar? Acaba ‘maneviyat’ mı idi o günleri daha huzurlu ve güzel yapan?

Şimdi tam tersine;
 ‘Aman kim bu vakitsizce (!) kapımı çalan?’
‘Yahu kim geldi şimdi çat kapı, bayram seyran benim neyime?’
‘Aman ne zahmete gireceğiz bayram bayram? Tatile gittik deriz olur biter?!’
‘Eskidenmiş bayram seyran, kimseyle görüşesim yok vallahi…’
Cümleleri kuruluyor, değil mi?

Eskiden bayramlık pabuç ve elbisesini yastığının altına koyup uyuyan çocuklar vardı ve bu mini minicik özel durumdan kocaman bir mutluluk duyarlardı. Yani ‘mutlu olmak’ nedir, bilinirdi! Şimdi bin bir çeşit ayakkabısı – oyuncağı olduğu halde huysuz, mutsuz ve bencil çocuklar yetişiyor?! Gerçi şimdilerde bebelere bile markalı ayakkabılar, kıyafetler giydiren ve giydirmeyeni kendinden küçük gören ‘yeni nesil ebeveyn’lerden; ‘Yeni ayakkabımızı yastığın altına koyup uyurduk sabah bayram olduğunu ve onu bu yüzden giyebileceğimizi bilmenin heyecanıyla’ Cümlesinin mana ve ehemmiyetini anlamasını bekleyemeyiz tabii?!

Eskiden ‘özel günler’ vardı ve o günlerde alınırdı ‘özel’ şeyler. Bu da durumu daha da ‘özel’ kılardı. Alınanın, yapılanın kıymeti olurdu. Çünkü her daim, her şeyi alacak parası yoktu insanların. Olanı da bu özel zamanlar için saklarlar ya da önceden o an için biriktirirlerdi. Ve öyle mutluydular ki… Şimdi ‘özel’ olan bir şey kalmadı. Her bir şeyi, her an bulup alabiliyorsun. ‘Bayramlık’ ayakkabı ya da kıyafete ihtiyacın yok, çünkü artık sana her gün bayram (!) ve zaten hepsine sahipsin, bayram’a saklamana gerek yok! Hal böyle olunca da, ‘özel’ mutluluklar yaşayamıyorsun!

Eskiden aile ziyaretleri yapılırdı cümbür cemaat. İade-i ziyaretler ihmal edilmezdi. Gelecek olan yakınların, eş – dostun yolu gözlenirdi. Şimdi kimselerle muhatap olmamak için tatil bahaneleri yaratılıyor. Bayram; ‘tatil yapmak’ manasına geliyor artık…

Eskiden sadece yaşayan değil, göçüp gitmiş yakınlarını da sevindirirdi insanlar. Kabir ziyaretleri de azaldı sanki. Severek, sayarak, hatırlayarak hatırlatırdı kendine kişi; bir gün kendisinin de oraya göçeceğini. Kısacık hayatta ölümlü bedenler olarak, kıymetini bilirdi geçirdiği o ‘özel’ zamanların. Şimdi dedesinin, amcasının nerede yattığını bilmeyen insanlar var!

Eskiden kulaktan kulağa, dilden dile dolanır idi bu mevzu, şimdilerde sosyal – görsel medya vasıtasıyla giriyor göze – kulağa ‘eski bayramlar’…
Şimdilerde reklamlarda bile işleniyor bu konu. Yaşlı – tonton bir çift, erkenden kalkıp, giyinip, şekerlerini hazır edip, torun tombalak bekliyor ‘Umut fakirin ekmeğidir’ kıvamında. Biraz demagojik, biraz da gerçek… Ne yazık ki davulcu çalıyor kapılarını bayramda sadece…  Sevgi ile acıma duygusunu bir tutan, acizliğe – yokluğa acımayı ‘sevgi’ zanneden insanlar olarak, damardan girmeyi biliyor bizlerin kanına reklamcılar?!

Ya da tam tersi; aile büyükleriyle coşkuyla kutlanılan, amerikalı gazlı içeceğin (!) su gibi içildiği sofralarda güle oynaya buluşulan bir görüntü var… Sözde büyükler de unutulmamış ve en küçüğünden en yaşlısına sevgi pıtırcığı bir aile resmedilmiş! Sanırım onların ‘çocuk’ yaşta evlatlarının eline silah verilip; ‘Hadi bakalım, vur şu teröristi. Lakin kaderinde varsa –şehit- de olabilirsin. Ama olsun varsın üzülme. Adı üstünde ‘kader’ bu! Efendim? Benim oğlum mu? Ha, ona dizimin dibinde yaptırdım yahu. Şimdi de bir elinde internet, diğerinde ne edersen et parası, dolanıyor işte –erkek- gibi! Ne yapalım canım, onun kaderi şehit olmak değil ki sen varken?!’ Denmemiş henüz. Sanırım onların ekonomik sorunları yok, sırtları pek karınları tok! Sanırım onların şiddet görmüş, istismar edilmiş kız evlatları da yok! Sanırım onlar Türkiye’nin genelinde olduğu gibi 3G modunda yaşayan, huzurlu mutlu bir aile! Keşke böyle mutlu olsa herkes ama ben her zamanki gibi bize dayatılan, alttan alttan bilincimize yerleştirilen ve bizi suskunluğa iten şeylere sinirleniyorum tabii…

Söyleyecek, konuşacak o kadar çok şey var ki, ne yazmakla biter, ne de dinlemekle…
Nerde kalmıştık? Hah…

Şimdilerde sayfiye tercih ediliyor sessiz sakin olması babından, bayram geçirilmek (!) üzere… Bir nevi saklanılıyor geçmişten?! Adı üstünde ne de olsa, geçmiş – gitmiş – yok! Eskisi gibi değil ne de olsa artık bayram dediğin!

O devri bir güzel devirmiş (!) tadını alabilmiş büyüklerimizden dinlediklerimiz ne hoş değil mi?
Tiyatrolar, eğlenceler düzenlermiş… Kukla, meddah gösterilerine ilgi çok olurmuş… Çocuk Esirgeme Kurumu kartlar bastırıp dağıtırmış içinde sürpriz hediyeler olan… Aileler ihtiyacı olana vermek üzere hazırlıklar yaparmış bir şeyler toparlamak için. Öyle eski püskü değil ha, yepisyeni şeyler! Müthiş bir tevazu içinde huşu ile yapılırmış lakin tüm bunlar, göze soka soka değil!!!... Panayırlar kurulurmuş çoluk çocuk gidilen…

Bu sene de haberler bilmem kaç kişinin yurt dışına çıkacağını duyuracak bayram tatilinde. Yurt içinde ise trafiğin nasıl felç olduğundan ve her sene olduğu gibi bayramlık kazaların sayısından dem vuracak. Seyahatinden dönenlerin yol çilesi ve tatil eziyeti anıları dinlenecek. Gidilen mekânlardaki garip yapaylık, tatsızlık ve ruhsuzluktan bahsedilecek. Ve bu bayram da her bayram olduğu gibi ‘kös kös evde oturduk işte’ Diyenler olacak. ‘Deliye her gün bayram!’ Diyen çıkacak illaki. Ve tabii; ‘Nerde o eski bayramlar’ geyiği boy gösterecek her sene olduğu gibi gözümüzün kulağımızın önünde geçit töreni yaparak. Evet… Ve fakat sanıyor musun ki beş – on – on beş sene sonra dahi çevrilmeyecek yine ilave soslarla bu geyik? Sen öyle zannet J O yüzden ‘geyik muhabbeti’ Diyerek küçümsememek de lazım anlatılanları. Şimdi ‘yeni’ olan bayram da eskiyecek çünkü ve kim bilir ne denilecek onun hakkında da?

“Terörün, şiddetin, geçimsizliğin, ayrımcılığın had safhada olduğu; kardeşin kardeşi vurduğu; çocuk yaşta –kader- şehitlerinin kanlı gözyaşlarıyla toprağa verildiği; bağnazlığın, yobazlığın prim yaptığı; mağdurun suçlu sayıldığı; ‘özgürlük’ ve ‘hak’ kelimelerinin sözlükten bile silinmek istendiği; insanların sürekli –mış-muş- gibi yaptığı ve asosyal bireylere dönüşüp itinayla birbirinden kaçtığı; saygısız, sevgisiz, neşesiz, tatsız, tuzsuz günlerdi eski bayramlar! Hey gidinin…” Diye anılırsa hiç şaşmam. 
Tabii temennimiz her daim dalgalanan bayrağımızın altında her türlü pisliğin kötülüğün son bulduğu, huzurlu coşkulu kutlanan bayramlara erişebilmek…

Galiba tadımızı tuzumuzu Bayram’da değil, kendimizde arasak fena olmayacak?! Hani mutluluk aranarak bulunacak bir şey değildir ya?  Ve galiba değişen bayramlar değil, insanlar ha ne dersiniz?

Eskidendi bayramlar, ‘Eski’ Dendi bayramlara!.. Bayramlar eskimiyor aslında, insanların duyguları eskiyor.

Gençler ile ebeveynleri ve büyükleri arasında uçurumlar açılıyor git gide. Birbirini anlamaya çalışmıyorlar. Genç kişi, henüz daha az yaşanmışlığın verdiği tecrübesizlikle küçümsüyor büyüğünü, büyük de kendini pek bir ‘büyük’ görüyor bazen kendinin de bir zamanlar ‘genç’ olduğunu unutup ahkâm keserken! Uyuzlaşmaya değil, uzlaşmaya başlamalı hâlbuki bir an evvel. Daha çekirdek ailede anlaşamazsa bireyler, toplumda halimiz nice olur? Birbirine zıt, birleşeceğine kendi içinde asıl gerekenler dururken birbirine kafa tutan, ruhsuz – yersiz - yurtsuz insanlar topluluğu olma yolunda ilerliyoruz maşallah! Aferin bize!

Yaşadığımız günler, bayramın ruhuna ters bir zihniyette ve karanlıklar içinde. Yalaka bir koyun sürüsü ile Ulusal birlikten uzak, kendi başını kurtarıp ‘Yılan’ın başını kendine dokunmadığı sürece umursamayan, saygıyı yitirmiş, sevgi’yi sadece bir isim zanneden, tembel, dar görüşlü, at gözlüklü, ‘Hep Bana’cı, ruhsuz insanlar topluluğu ile hangi bayramı kutlayacağız Allah aşkına?! Nesini kutlayacağız? Nasıl kutlayacağız?

Din-i bütün (!) görünüp, bütünlüğümüzü bölmeye çalışanların varlığını bile bile hangi yüzle kutlayacağız ‘Oh be bayram geldi, her şey güzel, her yer güllük gülistanlık!’ Deyip?!

Hz. Muhammed (S.A.V.) demiş ki; “Burçlarında kendi bayrağı dalgalanmayan ulusların namazları da geçerli değildir!” 

Sen önce bir güzel memleketine sahip çık, elden gitmesine göz yumma, bayrağını anlı şanlı dalgalandır. Ondan sonra bak nasıl olacaksın gerçek Müslüman?! Yeme – yedir, içme – içir, giyme – giydir, alma – ver! Bak nasıl seviliyorsun sayılıyorsun milletçe.  Ama nerdeee?!

En güzeli; ‘eski’ ya da ‘yeni’ karşılaştırması yapacağımıza, henüz geç değilken geleceği olumlu yönde değiştirmeye çabalamak olsa gerek. Devir değişiyor, şartlar değişiyor, evren değişiyor. İnsanlar da değişip, o anki duruma ayak uydurmaya çalışıyor aslında. Mesele bundan ibaret. Ve fakat önemli olan; eski’ye ‘antika’ muamelesi yapıp muhafaza etmek ve yeniyi de bir gün eskiyeceğini düşünerek yıpratmadan muhafaza etmektir. Bakınız ikisi de aynı kapıya çıkıyor.

Evimiz olan ülkemizi ve içinde yaşayan ailemiz olan insanları sevelim. Sevmediklerimizi, istemediklerimizi de söylemekten kaçınmayalım. ‘Bugün bana, belki yarın da sana!’ Diyerek empati kurup, olup bitene kulak tıkamayalım.

Allah’ın her günü özel ve kutsal. Ve her bir gün bayram havasında, şükrederek yaşamak mümkün olsun inşallah. 
Hadi bakalım...
İyi bakalım, iyi görelim.


Şeker gibi tatlı, huzurlu, sağlıklı, aydınlık günlerin müjdecisi güzel bir bayram diliyorum.















9 Haziran 2012 Cumartesi

CİNNET’E AZ KALDI, DOKTORUM NERDE? BEDEN BENİM HAYAT BENİM, MAHREMİYETİM NERDE?


Anacım, herkesin bir fikri var elbet olumlu – olumsuz. Herkes zikredecek tabii ki fikrini ki; ortaya doğruyu bulmak üzere çözüme yönelik şeyler çıksın. Zor bir konu; Kürtaj!

“Herkes yazıyor – çiziyor aman ben de bir şeyler karalayayım da, ilgili alakalı ve gündemi takip ediyor görüneyim” Gibi bir derdim yok lakin kendimi tutamadım, yazacağım…

Notlar alırken, sayfalarca A4 doldurmuşum. Şöyle bir baktım da; çok derin bir mevzu… Hemi ‘özel’ hemi de ‘mahrem’ bir konu üstelik… Bireyin kendini ve en fazla çekirdek ailesini ilgilendiren bir konu. Daha da başkasını ilgilendirmez. Bitti! Fakat gel gör ki; öyle olmuyor işte. Oldurmuyorlar!

Duygusal, fiziksel ve bilimsel boyutu var. O’su var, bu’su var. Var oğlu var… Konuş – tartış bitmiyor, bitirilmiyor! Oldu olacak açalım evlerimizin – odalarımızın kapılarını, gösterelim – anlatalım herkese ulu orta yaşantımızı?! Sana ne benim özelimden, mahremimden, kendi bedenimle ilgili kararımdan; bana ne senin uyguladığın doğum kontrolünden, sezaryeninden, kaç çocuğu nasıl yaptığından?

Bazı insanlar kendi özellerini anlatıyor… Bir Bakan, sezaryenden bahsediyor; “Kadının karnını yarıyorlar, rahmini kesiyorlar!” Diyerek çok anlıyormuş gibi!… Bir Belediye Başkanı; “Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor, anası kendisini öldürsün” Diyor çok duygusal!… Bir Bakan; “Annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak? Deniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar” Diye nadide bir açıklama yapıyor?!!! 

Sanki kamuya mal olması gereken ve polemiğe açık bir mevzu imiş ya da ideolojik bir mesele imiş gibi habire gündemi meşgul ederek, insanı çileden çıkarmaya ve neredeyse sinirden cinnet geçirmeye hazırlayan bir hal aldı. Diyanet İşleri, Devleti işlerine karıştı. 
Hayır arkadaş! Öyle değil! Bildiğin ‘özel’ ve de ‘mahrem’ bir konu. Artık bu derece insanların evlerine girecek kadar abuk ve adına ‘yasa’ denilen şeylerle uğraşacağınıza; gidiniz terörü engelleyiniz efenim! Gidiniz ekonomiyi nasıl düzeltiriz de böyle konular tartışmak durumunda kalınmaz diye düşününüz! Gidiniz kadına şiddeti engelleyiniz! Gidiniz insan’a şiddeti önleyiniz! Gidiniz memleketi nasıl kafama uydururum diye değil, nasıl refaha çıkartırım diye uğraşınız! Daha az yiyiniz – daha çok düşününüz ki beyniniz tıkanmasın, kan akışı daha rahat olsun… Yeter ama ya!!!
Kürtaj zor bir mevzu evet ama birilerinin de bağırınması, anlatması, çığlık atması gerek ki; hale yola girebilsin bazı şeyler… Eğer cani ruhlu bir psikopat değilseniz bir canlıyı öldürmek istemezsiniz. Lakin kürtaj da olay şöyle ki; gereken önemli veya acil durumda belli bir haftaya kadar bebeği henüz oluşmadan doğurmamaya karar verip aldırtıyorsunuz. Göz göre göre, bile bile gidip birini öldürmüyorsunuz. Kaldı ki; bahsettiğimiz varlık ‘anne’ insanı! Hiçbir anne keyfi sebeplerle yetiştiremeyeceği bir çocuğu yapmak ya da onu aldırmak istemez. Bunu anlayabilmek, algılayabilmek için ‘kadın’ olmak gerekir. Ya da en azından empati yeteneğine sahip olmak! 

Kürtaj, bir kadın için manevi, duygusal ve maddi bir külfettir. O çocuk aldırılacaksa ne yapar eder maddiyatı sağlamaya çalışırsınız, bulursunuz – bulamazsınız olur biter fakat manevi yükünü kaldırmak her baba yiğidin harcı değildir. O travmayı atlatabilmek zordur. Ne de olsa içinizden bir parça kopacaktır size dair. Hem de elde olmayan sebeplerden… Hiç istemediğiniz halde. Belki kendinizi bile suçladığınız halde…  
Kadın için buna karar verebilmek, ölümlerden ölüm beğenmektir. Kendiyle kavga etmektir. Bir nevi yaşam mücadelesidir. Hiçbir kadın, güle oynaya kürtaja gitmez! İleride hazır olduğunda, bebek sahibi olmasını engelleyebileceğini bilir kürtajın. Bin bir kere düşünür isteği dışında kaldığı bir gebelik olsa bile! Zorla rahmine düşürülen ya da sağlığını – hayatını tehlikeye atacak bebeği doğurmak mecburiyetinde değildir. ‘İnsan’ kimliğine bürünmüş tecavüzcü bir yaratığın genlerini taşıyan bir bebeği, o da 9 ay 10 gün karnında taşımak zorunda değildir ruh sağlığından olma pahasına. Aile içi şiddetin, tacizin, tecavüzün eseri bir bebeği doğurup – büyütüp – sevmek zorunda değildir. Sağlıksız olacağı, ileride yaşamasının güç olduğu tespit edilen bebeği doğurup doğurmama kararını verecek olan kişidir… Kendi hayatı tehlike altında ise ya da bir yanlışlık ya da iyi korunamama sonucu olan bebeği, maddi – manevi bakamayacağı için doğurmama hakkına sahiptir. Bakınız; bütün yollar Roma’ya çıkıyor: Kadının yetkisinde ve inisiyatifinde olan son durak’tır kürtaj!

Doğmamışın hakkı var da, annenin - kadının hakkı nerde? Yahu sanki habire öylesine çocuk doğurup dursak, hepsine güle oynaya bakacak ekonominiz var da? Doğmamış, adı üstünde zaten; 'Doğmamış'... Bırakın öyle kalsın... Siz sanki doğmuşun hakkını veriyor, canını koruyorsunuz da? Siz onları 'çocuk işçiler', 'dindar gençlik', 'ölü askerler' haline getirin diye mi doğursun kadınlar habire?
Henüz doğmamış isen "Yaşama Hakkı"n var, öyle mi?... Hali hazırda yaşayanların hakları ne olacak? Her şey güllük gülistanlık ya? Ne sağlık, ne eğitim ne de 'insan' haklarımız var da sanki? Hepsi için para almayı biliyorsunuz çatır çatır?! 
Kadınları 'ikinci sınıf insan' gören zihniyetten ne beklersin gerçi? Kürtaj'a 'cinayet' Diyenler sayesinde cinayetler işleniyor?! Ama bunu gören yok! 

Ha… Kürtaj, bir doğum kontrol yöntemi değildir! Elbette. Asla ve de kat’a!!! Buna kimsenin itirazı yok. Sen keyfine keyif katarken geleceği düşünme, “Aman canım n’apayım, olursa aldırıveririm, kürtaj diye bi’şey var, ehüeühe” Diye sırıt, umurunda olmasın?! Ondan sonra da ‘Kürtaj yasal olsun!’ Diyerek yapacağını yapmaya devam et! Oldu… Başka isteğin? Aha da ben de kadınım ve böyle ‘cins’  hemcinslerimin de olduğunu kabul ediyor ve ben de onlara kızıyorum. Evet.  Ama biz onlardan bahsetmiyoruz ki! Ayrıca ‘Annelik’ gibi ulvi bir sıfatı hak eden güzel insanlar da var. Ve lakin ne yaparlarsa yapsınlar çocukları olmuyor mesela… Gezmedikleri doktor ya da alternatif çözüm arayışı kalmıyor! Hadi bakalım buyurun buradan yakın! Biri keyfi istemiyor, biri olsa diye çırpınıyor… Hayat işte…

Bakınız; bu memlekette kadınlar tecavüze uğruyor dışarıdan ya da aile içinden kendini bilmezler tarafından… Çocuk gelinler var bu memlekette… Down sendromlu çocuklar doğuyor her gün bir yerlerde… Bebeğini doğurabilsin diye anneler ölüyor ameliyat masalarında… Sözde ‘namus’ cinayetleri ve intiharlar oluyor, ensest ve evlilikte yaşanan şiddet çocukları büyüyor bu ülkede… İstem dışı gebeliğini kendi sonlandırmaya çalışırken yok olan kadınlar var bu memlekette… Hastaneler zihinsel ya da bedensel engelli bebeklerle, çocuklarla dolu. Yetimhaneler, yurtlar terk edilmiş – atılmış – itilmiş – dışlanmış çocuklarla dolu… Sağ olsun meclisimiz çok yoğun, çok çalışıp vatana millete faideli yasalar hazırlıyorlar da acaba bunları neden düşünemiyor ya da göz ardı ediyorlar? Eğer öyle ise, biz kime ne anlatıyoruz da bir şeyleri düzeltmeye çalışıyoruz? Boşa mı kürek çekiyoruz? Yoksa o kürekleri alıp, … … … yürüyelim mi üstlerine? Çözüm müdür yani? Bu mudur?! Hayır! Elbette değil… İnsanlar konuşa konuşa anlaşır. O halde yılmadan, yorulmadan anlatacağız can kulağıyla dinlendiğimizden emin olana kadar. Gerçi dinleniyoruz da, o başka!!!

İnancınız ne olursa olsun, her şeyin bir oluru vardır. Neye inandığınız değil önemli olan, inanmak için bir sebebinizin olmasıdır. Fakat körü körüne değil… Evet, Yüce Allah bize verdiği can’ı yine kendisi alır. Amenna… Her şey O’ndan gelir, iyi ya da kötü… Bize göre tabii… ‘Kötü’ dediğimiz şey belki de başka bir olumsuzluktan kurtulmamızı sağlayacak, ne biliyoruz? Neyse… Dağılmayalım. Madem her şey ondan geliyor, öyleyse hiçbir şeye karşı koymamamız gerek. Geleni olduğu gibi kabullenelim? Mesela ‘Kanser’ oldun diyelim! Diyelim, diyelim… Sonuçta Allah’ın takdiri… Koyver gitsin… Öleceksek ölelim! Ne diye yırtınıyorsun hayatta kalabilmek için? Ne diye doktor doktor geziyor çareler arıyorsun? E, şekerim o da Allah’tan gelen bir şey ya hani, n’oldu? Yusuf Yusuf mu oldu? O öyle değil işte!!! Ne denmiş; “Tedbir kul’dan, takdir Allah’tan”… Sana akıl fikir vermiş, kullan! Allah, hiçbir kulunun zulüm görmesini istemez. İnancın varsa, bunu da biliyor olman lazım. İnsana her kötülük yine insandan geliyor! Ne edersek, biz birbirimize ediyoruz! Yobaz ve bağnaz olma, bilmiyorsan öğren! Ayıp değil, sor, öğretirler itinayla!

Bir kere yasak; Hipokrat yeminini tekerleme zanneden, ‘doktor’ olduğunu sanan, ‘ebe’ imiş gibi yapan paragöz üç kağıtçılara ‘Hodri Meydan’ Dedirtir. Tabii… (Hekime kalkan eller kırılsın, o ayrı!) Merdiven altı, hijyen’den uzak, ha kasap’a gitmişsin ha gayri ehli ellere durumuna ne demeli? Her bir şeyi bırakın, kadının gururunu ve onurunu kırıcı bir olay en önemlisi. E yasal değil, n’apsın kadın? Parası da yok… Zati zor geçiniyor?! Parası olan paşa paşa çıkar yurt dışına icabında, halleder gelir durumu… Onun için sorun yok, biz maddi ve manevi yoksunlardan bahsedelim! Yasal iken bile, insan hayatını hiç’e sayıp, 4 – 5 aylık, artık her şeyi oluşmuş bebeği alanlara ne demeli? Velhasıl, çözüm ‘yasak’ değil; sorunun kökenine inebilmek! Bitirin şiddeti, tecavüzü, her türlü pisliği! Koyun adam gibi cezaları. Yapanı değil, mağduru koruyun adam gibi! Ondan sonra da bırakın herkesin özelini kendine. Zaten sorun diye bir şey kalmayacağı için, adalete güvenen mutlu insanlar güzel çocuklar doğurup yetiştireceği için; yaşar gideriz 3G modunda hepimiz. Bırakın bu işleri, derine – köküne inin sorunların. Alt yapıyı sağlamlaştırın… Yüzeysel ve gereksiz şeylerle ‘yasa’ Diye oyalamayın bizi Allahınsen…

Annenin rızası dışında doğurmak zorunda bırakıldığı (!) bebeğini sahipleneceğini söylüyor devletin bakanı… Yetimhane, yurt, vs. gibi ortamları huzur ve konfor içinde değil mi? Bütün çocuklara adilce sağlanan eğitim, hobileriyle uğraşacağı ve yetenekli olduğu şeyi geliştireceği ortamı var değil mi? Taciz, şiddet, vs. görmüyorlar değil mi? Belli bir yaşta ‘git başının çaresine bak!’ Denmiyor değil mi? Topluma kazandırmaya çalışıldığını sanırken, kendilerini toplumdan ayrı birer uzaylı gibi hissetmeleri sağlanmıyor değil mi? Anneler de zati, istem dışı bebeleri size koyunlar – çocuk işçiler üretmek için, başlarından atmak için, onca ay karnında taşıyıp doğuran makinalardır değil mi?  Sağ olsun devletimiz bizim her bir şeyimizi düşünüp iyiliğimizi istediği ve refah bir toplumda mutlu – mesut birer birey olmamızı sağladığı gibi; bu konuya da aynı incelikle yaklaşıp özelimize de el attı! Gün geçtikçe her şey özelleşiyor, ondan mı acep?

Beden de bizim, hayat da... Karar da bizim olmalıdır. Biraz empati?! Her bir şeyi din'e bağlamanın da manası yok. Allah akıl fikir vermiş. Eğer bu bedenin emanet olduğunu düşünüyorsak, yine de şu an için 'bizim' değil mi? Elbette! Bedenimize ve ruhumuza zarar verecek bir şeyi de yapmaktan kaçınmalıyız o halde. Kaldı ki, her şey de olduğu gibi bu konuda Allah ile kişinin kendi arasındadır?!

Kürtaj, gerekli durumlarda, ehil ellerde serbestçe ve sağlıklı bir şekilde yapılabilmelidir. Buna karar verecek olan kişi de kadının ta kendisidir. Fikir birliği yapacağı kişiler de sadece çekirdek ailesinden insanlardır. Kocası, sevgilisi fikir beyan edebilir sadece. Sonuçta 'son karar' kadınındır.  

Uzun lafın kısası yok! 
Uzun uzun anlatmak lazım bazılarının beyin kıvrımlarından iyice geçebilsin diye duydukları ki öğrensin bilmiyorsa!

Bitmez...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

ACİLEN EVLENMEM LAZIMmış

Bana belirli aralıklarla acilen evlenmem gerektiğini söyleyen arkadaşlarım var...

 Gerekçeleri insanı kendinden geçirir cinsten 'cins' şeyler... Vallahi... Deli ayol bunlar!
Hayır, kendileri mutlu mesut gül gibi geçinip gitmekteler ya? Yazık, bana da acımışlar onların kervanına katılmam için çırpınıyorlar?! Yahut da pek bir kıskançlar; depresif ve agresif evliliklerinin intikamını bekarlardan alıyorlar?!





Yahu kırkıma geldim de gidiyorum deyin evlenmek zorunda mıyım?
Zorunda mıyım?! (Hayır tabii ki değilsiniz. İstediğiniz şarkıyı söyleyebilirsiniz, ehe, kem küm:)

Herkes; evli-barklı-çocuklu olmak zorunda ya hayatta!

"Evlen artık bak yaşın geçiyor..." 
(Zorunlu bi yaşı mı var benim bilmediğim? Ayrıca geçiyor da sana mı geçiyor? 
Geçirecem beşkardeş'i suratının ortasına en okkalısından, o olacak!)

"Kaşına - gözüne bakma artık bu saatten sonra..." 
(Neresine bakmalıyım? Hayır bileyim de ona göre?!)

"Evi - arabası - işi /gücü olsun acık..." 
(Ne model olsun istersin arabası? Sen binicen, gezicen ya?)

"Aşk'ı meşki mi düşünecek yaşın mı Allahınsen?"
 (Aa... Belli bir yaşı mı vardı aşkın meşkin? Hım... Pekii, ne düşünmemi istersin? 
Evlilik programlarındaki gibi sigortasını, maaş bordrosunu, ev tapusunu neyin mi sorayım anacım? Onlarla yaşayacağım, yatıp kalkacağım ya mutlu mutlu!)

"O seni sevsin yeter..." 
(Nasıl sevsin mesela, ne kadarlık sevsin? Bi' tarif ediversen?)

"Yok esmermiş, yok boyluymuşuna bakma artık..." 
(Tamam... Ten-ırk ayrımı yok! Sen verirsin doneleri bana, ben de bakarım done done ona!))

"Ten uyumu aranmaz bu saatten sonra..." 
(Tamam. Geç oldu artık zati, yarın ararım... )

"Henüz güzelliğin yerinde, kapak at birine artık..." 
(Hızlı mı atayım, yavaş mı? 'Kapama' yapayım yani? Sarımsak da koyayım mı?)

"Eskiden senin yaşında anane olunuyordu..." 
( Ben istemiyorum ki yahu, s-anane?)

"Çocuk yapıver yaşın geçmeden, ilerde sana bakar, hem yalnız kalmazsın..."
(Maşallah, sen yapmışsın ya... Hepimize yeter! Tipe bak... Olmuş mu şimdi bu? Ayrıca yalnız kalmamaksa olay, ben Kangal seviyorum mesela, onu alır büyütürüm?! En sadık dost!)

"Bak bomboş evde oturuyorsun bi başına..." 
(Evet aynen öyle. Bana ait, özgür bir ev, evet... Her bir köşesi bana ait, istediğimi istediğim zaman yapmak ya da yapmamak üzere emrimde! Evet.)

"Başında biri olsa fena mı olur?..." 
(Niye? Başımın nesi var? Ben bi'başıma gayet güzel idare edebiliyorum! Sen kendi başına bak! Bi' bak bi, bak!)

"Normalde 50-55 lik bi adamla evlenebilirsin yaşın gereği yani... Genç değilsin ki! Kariyeri, evi barkı yerinde-oturmuş olur hem."
(Bi de profilini çiziver de ona göre bakınayım madem. İçi geçmiş, Tv karşısında uyuklayan, memur zihniyetli, göbekli filan olsun mu? Kariyeri-evi barkı var ya, gerisi mühim değil! Zati daha gencini, daha yaşıma uygununu isteme hakkım yok değil mi? Kadınım ya! Eksik eteğim ya! Yoksa el-alem ne der ya?)

"Bi dikili taşın yok bak bu yaşta, acık bi'şeyleri olsun adamın..."
(Evet, tabii. Adamın mallığı önemli değil, malları olsun yeter! Ayrıca bende var bi' taş, ya gediğine ya da senin suratına koyacam bekle, az kaldı!)

"Bunun bi de yaşlılığı var, e vakitte geçiyor, pörsüycek bu vücut da anacım... Almaz kimse valla sonra, bak deyim ben sana..."
(Pardon, ne alınıyor, kaç kilo alınıyor? Alınıyorum ama artık!)

"Ay ben senin iyiliğin için söylüyorum, bak bana, iyi-kötü biri var işte hayatımda. Yalnız kalmaktan iyidir, değil mi?..."
(Değil işte, değil... Allahın salağı... Değil... İsteme benim iyiliğimi Allahınsen, isteme ne olur! )

Sana da, tavsiyelerine de, güzel yüzüne gözüne de... ... ...
Diyemiyorsun tabii... Lakin dedim de galiba... :)))



                                                    #9OcakDünyaEvdeKalmışlarGünü

PS: 
Bendeniz pek güzel bir 'insan' adamla evliyim efenim.
 Tabii doğal olarak evlenmeden önce bekardım. (Çok zekiyim!)
 Bu bağlamda, bencileyin bir arkadaşım ile aynı görüşte olup tartıştığımız bu konu ile ilgili latife ettik. 

Afiyetle okuyunuz.

Ayrıca tavsiye olunur ki;
Evlilik Güzeldir... Omo ツ 

26 Şubat 2012 Pazar

Ece Sükan Benim Bloguma Yakışan Sony VAIO'yu Seçti... Sıra Sende!

Sony, en renkli VAIO serisi için Ece Sükan'la güzel bir işe imza attı. Ünlü moda ikonu Ece Sükan, benim bloguma yakışacak olan rengi belirledi. Blogları tek tek inceleyen Ece Sükan içerik, tasarım ve duruşa göre 6 farklı rengi olan Sony VAIO içinden bana siyah VAIO'yu seçti.

Ayrıca Facebook üzerinde yapılmış özel bir aplikasyonla Ece Sükan profil fotoğraflarını inceliyor ve sana yakışan Sony VAIO'yu belirliyor. Sen de fotoğrafa tıklayarak Facebook üzerinden VAIO kazanma şansı yakalayabilirsin… sony-vaio

Bir bumads advertorial içeriğidir.

24 Şubat 2012 Cuma

KİTAP HEDİYE KAZANAN BEYEFENDİ OKUYUCU HADİSESİ




Ben FanFan'ın güzel, yakışıklı, sevimli, zeki, sevgi ve saygılı, içten ve samimi olanını severim... :)))
Can'lar, Canan'lar...
Pek tatlısınız... Ne güzelsiniz...

Bir süredir, kitabımı sizlerden birine hediye edebilmem için, bana kıvamında yalnızlığınızı yazmanızı istediğimi duyuruyordum... Harikasınız...
Hepsi birbirinden hoş yazılar geldi... Seçim yapmak da zorlaştı tabii...
Ama takdir edersiniz ki kitap bastırmak epey alengirli ve zor bir iş.
O yüzden her birinize ayrı ayrı dağıtamayacağım... :)))
Birini seçebildim neyse ki...

Tam kıvamında anlattığı, tadında yalnızlığı ile bu kez de bir beyefendi
Güzel FanFan;  EFTAL GEZER...

Samimi ve içten satırlarını keyifle okudum... İyi ki varsın...

Şifa Niyetine Oku
İKLİM DORA

21 Şubat 2012 Salı

EVLENSEK DE Mİ EĞLENSEK, EĞLENSEK DE Mİ EVLENSEK?


Bil bakalım nolmuş?..
‘Çok iyiyim, çok mutluyum, adamın tapusunu aldım sonunda. 
E, tabii  –evlenilecek kadın- olduğumu anladı...’ demiş arayıp heyecanla ve gururla, bir arkadaşıma onun hanım arkadaşı…

Anacım, Allah mesut bahtiyar etsin de, marifet mi yani adamı nikâh masasına oturtmak?
Hem de bir kadın olarak; 
‘Evlenilecek – Eğlenilecek Kadın’ ayrımını benimseyerek, bünyede sindirerek, kendine yedirerek?!
Dur, bekle, madalyanı ve plaket’ini hazırlatıyorum itinayla, göndereceğim kargoyla…

Allahım…
Erkeklerden daha çok sinirleniyorum kendi kadınıma, hemcinsime. 
Hemcins de bazen, ‘cins’ olabiliyor işte… Haydi, buyurun bakalım… 
Canım hemcinsim, bunu sen yaparsan, elin adamı çoktan yapar… Hiç yoktan yapar…

Bir kadın, nasıl olur da kendini yaftalayarak; -evlenilecek- veya -eğlenilecek- kadın olmayı kabullenir. Benim beyin kıvrımlarımdan geçmiyor bu düşünce onaylanmak üzere?! 
Erkekler -ki genelleme manasında değil fakat çoğunlukla- zaten bunu yapıyor, sen yapma baricancağızım… 

Ayrıca sürekli; ‘Bu ne perhiz?’ dedirtecek fikirler beyan ediyorlar yeterince a canım;

‘Bakirelik’ şartını koşarken evleneceği hanıma, birinin hayatına (!) giriveriyor sinsice biyandan.

‘Bacıma laf edenin …‘ deyip namus taslarken, ana avrat giydiriyor bir başkasına itinayla ordan burdan.

‘Kesekağıdı’ nı layık görürken günübirlik (!) bir yüze, evlenecekken ömürlük dolgun dudaklar, badem gözler arar o yüz’de utanmadan…

Gezertozar sevişir bırakır canı sıkılınca, lakin evlenecekken gezmemiştozmamış sevişmemiş (!) arar durmadan…

Başkasının kızına, kız kardeşine, sevgilisine göz koyar da sıkılmadan, evlenecekken yan gözle dahi bakılmasını istemez namusuna (!) sağdan soldan…

Ay… İçim daraldı anlatırken bile… Hangi birini yazayım daha… Bitmez…

“ Aç bakalım Tv.’yi, gazeteyi de, bakalım haber maber ne var?” 
deyip baktıydık ya zamanında da ne gördüydük mesela;
Neymiş; toplu taşıma araçlarında kadıncağızlar tacize uğramasın, hanım hanımcık, hemcinsleriyle beraber güven (!) içinde yolculuk yapsınmış… 
Diğerlerinin yanı sıra bir adet de sadece kadınların binebileceği otobüs olsunmuş…

Otobüs’ün, metrobüs’ün rengi ‘pembe’ olsa ne yazar, insanların içi ‘siyah’ olduktan sonra? 
Ruhu kararmış olduktan sonra, kaç yazar?

Dışı pembe, içi siyah anca bizi yakar beyler bayanlar…
O metrobüse gidene kadar ya da indikten sonra ne olacak?

Pembe yollar yapabilir misiniz tacizcilerin, şerefsizlerin, sapıkların, kara ruhların geçmediği?
Pembe duvarlar koyabilir misiniz etrafımıza, yaklaşamasın ki dokunamasın bize kirli eller?
Pembe gelinlikler giyebilir miyiz güle oynaya o pembe yollardan geçip?
Pembe hayaller kurabilir miyiz geleceğe dair güvenle o pembe dünyada?

Hayır, ’bilindik’ anlamıyla feminist değilim… Eğrisi doğrusu neyse onu söylerim. 
Öyle tek bir yönden bakamıyorum ben olaylara. Erkek haklı ise bir konuda, hiç acımam kızarım hemcinsime de. Lakin bu konularda, karşı cinsimizin cinsliklerini de görmezden gelemem doğrusu. 
 Duyarlı, vicdanlı birer ‘insan’ olan erkekler de var ve desteklemiyor mu kendi cinslerinin yaptığı zulümlerin son bulmasını gerektiğini? 
Cevaplar ‘evet’ ise, daha ne duruyoruz öyleyse? Uyanalım, uyandıralım birbirimizi… 
İyiyi kötüyü ayırt edelim… Edemeyinin gözüne gözüne sokalım doğruları…

Allah aşkına hakikaten, gönülden, kalbinden kimler düşünüp de üzülüyor ve kendi derdiymiş gibi ilgileniyor bu konuyla, çok merak ediyorum...
Kadına şiddeti ikinci üçüncü sayfa haberi olarak okuyup, televizyonda göz ucuyla izleyip de kimlerin vicdanı yüreği sızlıyor? 
Ben söyleyeyim acı gerçeği size: O kadar az ki bu insan sayısı…

Çünkü kendi başına ya da bir sevdiğinin yakınının başına gelmedi… 
Çünkü empati kuramaz, duygudaş olmaz ve bir başkasının acısını ta içinde hissedemez, paylaşamaz aynı sancıyla… 
Çünkü ona dokunmayan yılan istediği kadar yaşasın, sorun değil… 
Çünkü onun da bir sürü derdi tasası var hayat gailesi içinde boğulduğu, onu soran var mı?..  Çünkü onun başına gelmez, çünkü o oraya – buraya gitmez, çünkü o doğru dürüst biri ve yanlış şeyler yapmaz ve yanlış yerlerde bulunmaz… 
Çünkü o oturur oturduğu yerde, haberdeki kadın kaşınmıştır kim bilir hak etmiştir belki de?..  Çünkü kendinden değildir, kendi gibi değildir öteki, kabullenemez… 
Çünkü çabucacık unutur iki gıdım sızlasa da içi, çünkü unutmaya programlıdır her şeyde olduğu gibi.

Bakıyoruz ama görmüyoruz, görür gibi olunca çeviriveriyoruz başımızı unutmak üzere…
‘Senin meselen, benim meselemdir’ diyemiyoruz… Korkuyoruz, korkutuluyoruz…

Bu memlekette kız bebeklerin doğmasına izin vermezseniz, onları ikinci sınıf insan addederseniz; acaba ondan sonra siz erkekleri kim dünyaya getirecek?
Bu memlekette kadınları döver, tecavüz eder, öldürürseniz; acaba ondan sonra siz erkekleri kim sevecek?  
Bu memlekette kadınları –eğlenilecek/evlenilecek diye kategorize edip, gününüzü gün ederseniz; acaba sizin kızınızı – kız kardeşinizi – annenizi - sevdiceğinizi kimler kategorize edecek, rencide edecek de siz de ‘erkek’ adam gibi dolanacaksınız salına salına sinsice ondan sonra…

Her gönüle gerçek ‘Aşk’ girebilseydi...
Her yürek ‘Sevgi’ ile dolabilseydi...
Her kişi ‘İnsan’ olabilseydi, ne güzel olurdu değil mi? 
Pek güzel olurdu, pek…
                                                                                                                                             



  

   

CİNSELLİK BİR TABU’DUR. TABU BİR OYUNDUR. O HALDE CİNSELLİK GÜZELDİR.

Geçen gün Tabu oynuyoruz, arkadaşlarla toplandık. Aman ne keyifli bir oyun bu arkadaş. ‘Güle oynaya’ deyiminin hakkını veriyoruz....
 Bir arkadaşımızın komik anlatımı üzerine konu kadın ve erkeğe, namus kavramına ve cinselliğe geldi.
Hadi… Oradan aldık biz sohbeti, koyulaştırdık, muhallebi kıvamına getirdik. Bıraktık oyunu başladık tartışmaya. Tartışma derken, kavga  gürültü manasında değil. İnsan gibi, hem dinleyerek hem konuşarak.

Neyse efenim kadın – erkek ilişkisinden, ülkemizde cinselliğin hala ‘tabu’ olmasından, bakirelikten, töre cinayetinden, kadına şiddet ve tacizden konuştuk epey… Kadın ya da erkek, tüm arkadaşlarım dertli bir şekilde bu konulardan. Bir erkek arkadaşımız, kadına yapılan haksızlıkları ve tacizi kınamak adına erkeğin aslında çok fena aşağılandığını savundu;

“Neden kadın haklarını sadece kadınlar savunuyor ki? Bizim annelerimiz, kız kardeşlerimiz, sevgilimiz, eşimiz de birer kadın değil mi? En önemlisi onlar olmasa biz dünyaya gelebilir miydik? Öyleyse, sadece bir cinsel organdan ibaretmişiz gibi düşünen ve bizi de aslında aşağılayan zihniyetlere neden kadınların yanında hatta ön saflarda ‘Dur’ demiyoruz, aklım ermiyor doğrusu… Biz en ufak bir dekolteden tahrik olan, tacizi – tecavüzü sevişme zanneden, eli penisinde dolaşan zavallı şahsiyetsiz yaratıklar mıyız Allah aşkına?  Resmen böyle görülüyoruz. Bu ne biçim bir bakış, bu ne biçim bir zihniyettir yahu?” dedi…

Dedi ve biz hanımların; “Hay ağzına sağlık, ağzını yerim senin” tezahüratları arasında gecenin prensi ilan edildi, baş tacı edildi ve kazandibi’nin en yanık köşesini almaya hak kazandı… 


Adam haklı şekerim. Öyle vıdı vıdı konuşmak kolay. Kadına, ‘kuyruk salladı’ deyip işin içinden sıyrılmak kolay… ‘Gece vakti ne işi vardı dışarıda?’ demek kolay… ‘Töre böyle’ demek kolay… ‘Hak etmişti’ demek kolay…

Hayır efendim! Hiç kimse, kadın, erkek, çocuk ya da hayvan, kötü muameleyi asla hak etmiyor. Hepsi ayrı birer can taşıyor. Şiddet, taciz, tecavüz asla kabul göremez, kabul edilemez. Tartışılmaz bile. 

Neyi, kime anlatıyoruz gerçi? Bazıları takmış at gözlüklerini, gerici dar zihniyetlerini almışlar ellerine, gözümüze gözümüze sokmaya çalışıyorlar. Kendi doğrularını yedirmeye çalışıyorlar zorla. Saygı başta olmak üzere sevgi ve anlayış ile empati yoksunu çünkü o insanlar. 
Hal böyle iken, koca da karısını döver o zaman, polis de öğrenciyi, fanatik de holigan da birbirinin ağzını burnunu kırar, trafikte aslan kesilir iner arabasından dayı’lanır ötekinin kapısına dayanır… 
Yok anacım, caydırıcı yasalar şart. Ağır cezalar şart oğlu şart. Bir çok çalışma yapılıyor elbet, duyarlı insanlar harekete geçiyorlar. 
Eskisinden daha fazla ayaklanma – ayaklandırma – uyanma –uyandırma var bu konularda. 

Örneğin yeni bir tanesinden bahsedeyim;

“Gelincik Projesi”… Ankara Barosunun sevindirici ve başarılı bir çalışması. 

Bayıldım. İlk defa bir harekete, projeye inandım. 444 43 46 numaralı telefona, -sosyal ve psikolojik iletişim teknikleri- konusunda eğitim almış uzman avukatlar cevap veriyor. Daha ilk adımda güvendesin yani. Harika bir şey bu.

"Gelincik çiçeği; kendi doğasında güçlüdür. Rüzgarlara karşı direnir, dimdik durur. Ama hunharca bir el ona uzandığında, sert bir dokunuşta; nazik bedenini toprağa bırakıverir. Öğretilmiş bir çaresizlikle, sessizce, isyan etmeden." diyerek bu adı koymuşlar projeye… 

‘İnandım’ dedim ya? Daha önce yapılmıyor muydu güzel şeyler, yok mu başka güzel projeler, dernekler? Olmaz mı, var elbet. Ama bilmiyorum neden, pek içime sindi bu. Kötü örneklerini de görüyoruz çünkü sinir katsayımızı üçe beşe katlayarak. 

Al işte bir örnek;
Geçen aylarda yine bir programda izlemiştim şöyle bir manzarayı; 

İstanbul’da bir ‘Sığınma Evi’, kadıncağızların yana yakıla kaçtığı kocalarını yanlarına getirip, bir odada barışmaları için görüştürüyorlarmış! Oradan kaçan (!) bir kadın kendisi anlattı. Hadi buyurun bakalım? Sığınmak ve korunmak için gittikleri yerde, pisipisine kocalarına geri teslim ediliyorlar tekrar takrar dövülmek-sövülmek-öldürülmek üzere. Bu başından atmak değil de nedir, senden yardım isteyen kadını? Sonuna kadar yanında olamayacak, abuk sabuk şeyler yapacaksan, kapat git orayı kardeşim! Allah Allah yahu… 
Bak durduk yere sinirlendim şimdi, aklıma geldi de… Hiç mi bir uzman’ın, psikolog’un, avukatın yok merkezinde de, seni uyarmıyor; ‘Böyle iş mi olur?’ deyip? 

“Şiddetle kınıyorum…” dedi bir arkadaşım da kızarak bundan bahsedildiğinde. 

Hem katıldık ona, hem de şöyle bir düşündük ki; şiddeti biz de aynı manadaki şiddetle kınıyoruz. Adaletin sağlanmasını dilerken bile şiddete başvuruyoruz. Ne ilginç değil mi? Film ya da dizilerde, kendi doğrusunu yapan, intikam alan karakterlere bakıp iç geçirmiyor muyuz, 'Ah ulan böyle bir imkânım olacaktı, ben daha neler neler yapardım. Bu da bir şey mi?' demiyor muyuz? diyoruz tabii… Diyoruz da, iyi mi yapıyoruz bu tartışılır… 
Neyse ki, Gelincik Projesi gibi hareketler çoğalıyor ve biz de kendimizi Yüce Adalet'in kollarına huşu içinde teslim ediyoruz, bir yandan da dua ederken...

Tüm bu sohbetin üzerine, ‘Bir film koyalım da biraz kafamız dağılsın’ dedik. 

Şekerim, onca film arasından sanki özellikle yapmışız gibi, şiddet içerikli bir gerilim filmi koymamış mıyız? Koymuşuz... 
Fakat kimse de itiraz etmedi, oturup izledik tırnaklarımızı kemire kemire. Heyecandan ve tabii ki sinirden… Filmin karakteri kadın, kendine tecavüz eden adamlardan intikam alıyordu kanlı yöntemlerle. Cuk oldu yani anlayacağınız konu itibariyle. Hadi… Film bitti muhabbeti bitmedi. 
Herkes fikrini söyledi; 
‘Ben olsaydım da yapardım’, 
‘Ayol film bu, hiç öyle şey olur mu?’, 
‘Ben olsam daha fenasını yapardım’, 
‘Adalet – yasa – kanun diye bi'şey var canım’, 
‘Gerçek hayatta yap da görelim?’

Velhasıl yorumlar bitmek bilmedi. Ben ne mi dedim? Doğruyu söylemek gerekirse, ‘eline sağlık’ dedim karaktere lakin ne kadar hastalıklı bir düşünce olduğunu da düşünmeden edemedim. 

Oysa ne kadar güzel bir şey ‘cinsellik’… Bir türlü rahatça konuşamıyor, konuşanı da ayıplıyoruz, kınıyoruz sinsice. Bunu açıkça ifade edeni ‘hafif’ diyerek yaftalıyoruz, ne demekse?

 ‘Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ dedirtecek kavram karmaşaları da var ortada;


 ‘Sanatçı’ dediğimiz ünlü hanımların çok özel görüntüleri ortaya çıkıyor, ağzınızın suyu aka aka izliyorsunuz. Sonra evleniyor ya da çocuk yapıyorlar; ‘hanımefendi’ deyip oturtuyorsunuz başköşeye. Öte yandan karınızı – kızınızı – sevdiceğinizi doğruyorsunuz namus adına???

Çok ünlü (!) yabancı hanımlar geliyor memlekete, videolarında iç organlarına kadar bildiğiniz. Zengin, paralı, şöhretli oldukları için ‘hanımefendi’ olarak karşılanıyorlar, başköşeye oturtuyorsunuz ağzının içine düşe düşe… Öte yandan, benim gariban güzel kadınıma, hiç hak etmediği halde abuk sabuk isimler takıyorsunuz öldüresiye döverken…

Evleneceğiniz hanımda sözde ‘bakirelik’ arıyorsunuz ‘el değmemiş’lik… Öte yandan siz o pis ellerinizle karartıyorsunuz gencecik birinin dünyasını, ırzına geçiyorsunuz daha çocuk yaşta. Ya da ‘canım – gülüm – seni seviyorum –seninle evleneceğim’ Deyip kandırıyorsunuz alıyorsunuz altınıza, diğer yandan ‘bakire’ isterken sevdiceğinizi? 

Nasıl bir sevgi ve namus anlayışı ise artık bu???


Ya da; ‘canım, gülüm, seviyorum,  evleneceğim’ deyip kandırıyorsunuz, diğer yandan ‘bakire’ isterken sevdiceğinizi? Nasıl bir sevgi ve namus anlayışı ise artık bu???
‘Bacım’ dersiniz,  ‘açım’ diyemediğiniz için doğruca! ‘Bacıma laf edenin ...’ dersiniz sonra, karşıdakinin annesine, kız kardeşine sövüp, abuk sabuk laf ederken?!
Bir başkasının karısına kızkardeşine bakarsınız da hiç sıkılmadan yamuk gözlerle, biri sizin yanınızdaki hanıma ‘yan gözle’ bile bakamaz asla (!) Çünkü ne de olsa ‘namusunuz’dur o!!!
Kaldı ki; ‘namus’ niçin sadece kadına dairmiş gibi algılanır anlamış değilim, aslında ‘insan’a dair bir kavram iken?
Ay daraldım...
Say say bitmez yaptığınız yanlışlar lakin bizim dilimizde tüy biter işte böyle… ‘Umut’ sadece bir isim mi yoksa hakikaten var mı geleceğe dair bir ışık ümit etmek adına? Oysa ne kadar güzel bir ülkede yaşıyoruz cennet misali. 
Biz insanlar olarak da güzelleşsek biraz, temizlesek ruhlarımızı da artık kardeşçe, insanca, vicdanlı, duyarlı birer birey olsak?...

Bir Gün Her şey Güzel Olacak…




Popüler Yayınlar

Bendeniz

Fotoğrafım
Yazıyorum, paylaşıyorum... Hayatın sevmek ve inanmak olduğunu düşünüyorum... Az ve öz dostum ile kitaplarım olduğu sürece benden mutlusu yok... Dünyalıyım... İçi-dışı bir, özü-sözü bir olmak, istediğim...

Hürriyet Spoa

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe

Hürriyet