Kategoriler

8 Kasım 2018 Perşembe

SAYIN SİGARA TİRYAKİSİ (SST)



                    SAYIN SİGARA TİRYAKİSİ  (SST)


                                  


Bak; ‘sayın’ diyorum, hanımefendi bünyemden çıkmıyorum, gık demiyorum ve lakin ne diyorum;

                             Sigaranı rahatça iç...                                                                    

            (Yok, çemkirmeyeceğim... Acık söyleneceğim. Acıcık...)

                            

               Sigaranı diyorum, iç diyorum. Bırak demiyorum.
                         Belki afiyet olabilir, bilemiyorum.

                      
                          Keyif senin, hayat senin, beden senin.

      Bir aklın var (dır inşallah), bir beynin var (dır di mi?) sonuçta.

                  

Karışamam içme isteğine. Bolca, gönlünce, istediğince, dilediğince iç sigaranı.
Hatta içme, ye o zıkkımı. Paket paket, karton karton bitir. Kendini sevmeme hakkını kullan.
Bedenini, ruhunu, uzuvlarını, hayatını hor kullanma hakkına sahipsin, sonuna kadar kullan.
               Umurumda değil! Bana ne, kime ne?! Valla bak...

                    

Sen içmeye devam et. Eyvallah...

Ve lakin benim beden ve ruh sağlığıma zarar verme özgürlüğüne, hakkına sahip değilsin!

Sana "Sigara İçme!" demiyorum. İç yahu!
Dakikada bir yak istersen, dumanı doldur boğazına, iç organlarına...
N'apayım yani bunu istiyorsan?
Lakin,

'Benim olduğum yerde, yakınımda, yanımda yönümde içme lütfen' diyorum bir zahmet!

Bırakırsan neler neler oluyor, biliyorsun, di mi?


Yer, mekan, alan, ortam sana uyamaz. Sen oraya uyacaksın.
Sigara içmeyenlerin yanında, içilmeyen ortamda içmeyeceksin! Bu kadar basit!
İçebileceğin ortama git ve istersen hiç söndürme soba bacası gibi tüttür tüttürebildiğince, bana ne, kime ne?..
Ha, senin sigara içebildiğin yerde, mekanda, evde, odada da ben bulunmayarak senin kendini zehirleme özgürlüğünü kısıtlamamaya çalışırım, eyvallah...
Ama sen sigara içmeyen kişilerin bulunduğu ortamı duman altı edemezsin! Etmemelisin bi' zahmet... Etmezsin di mi? ? Etmeyeydin iyiydi.
Rahatça temiz hava solumak istemesine saygı göstermelisin insanların.
Bu kadar basit!

Yani aslında beraberce gayet güzel yaşayabiliriz saygı, sevgi, hoşgörü, anlayış olduğu sürece aramızda.
Her ne kadar, bir insanın bile bile kendini zehirlemesi ve zarar vermesi akla mantığa sığmasa da; ben senin bu kararına ağzımı açıp dil dökmem bırakman yönünde.
Sonuçta senin de ( fazla kullanamadığın görülse de) bir beynin var, aklın fikrin var, hakların var, özgürlüklerin var (ki; hani benimkinin başladığı yerde biten!)
O halde seçimin için sana laf söyleme hakkım yok.
Ve lakin beni rahatsız etmediğin sürece...

Bırak kapalı alanı, açık havada bile bu meretin dumanı gelir beni bulur inan.
Ben kaçtıkça o takip eder. (Ben giderim o gider, yanımda tin tin eder
Hep böyle oluyor. Valla bak.
Sigara içmeyen insana uçar gelir ince ince çıldırtmacasına o boktan duman...
İçmeyen her insana sor; sana bunları söyleyecektir.
Hani o gelip beni illaki bulan dumanın var ya, hah işte o, benim burnumdan girip boğazıma ve iç organlarıma doğru sinsi bir yolculuğa çıkıyor Allah seni inandırsın!
Burnumun direği (!) sızlıyor önce...
Sanki ben bi' nefes çekmişim gibi alıyorum damağımda, gırtlağımda tadını kokusunu.
Midem bulanıyor sonra...
Burun deliklerim direniyor o dumanı ve kokuyu solumamak için ama nafile tabii.
Bir ölü olmam lazım (ki sayende olacağım!) ancak nefes almayıp, onu hissetmeyeyim?!.
Yanıyor burun kanatlarım... Burnuma gelen koku, beynime gidip bana;
"Çıldır, delir, kop, atar yap, zıpla, uç, gebert, al o sigarayı onun burnuna sok hızlıca (bak nasıl da kibarım; burnuna en fazla yani?!), avaz avaz bağır, çizgi filmlerdeki gibi balyozla kafasına kafasına vur da asfalta yapıştır, vs..." diyor...
Ama ben onu dinlemiyorum. Dinlememeye çalışıyorum daha doğrusu... ?
Dinler miyim anacım, yapışıcan sonra amele sümüğü gibi yere maazallah. Kıyamam.

Aksine ben ona;
"Sakin ol, 10dan geriye say, mümkünse oradan bi' an evvel uzaklaş, kaç kendini kurtar, vs..." diyorum.

                                             Yoksa durum vahim!
                                      Sinirden kudurucim yahu!

                           

                                             Ay, deliricim yahu!...

                               

Sinirlerimi nasıl zıplattığını, asfalyalarımı nasıl attırdığını, bilmem anlatabildim mi?
Bu benim elimde değil, dumanı / kokuyu alınca kendiliğinden oluyor. Pisipisine geliyor psikolojik psikolojik! Valla bak.
Kız anacım beni tanısaydın, tanıyamazdın yani o durumda. (Nasıl bir cümleyse?) Delleniyorum diyorum, balataları sıyırdım sıyırıcam diyorum, kafamın tası atıyor diyorum, krizlerden kriz cinnetlerden cinnet beğen diyorum... Ay, kime diyorum acaba?!.
                    Bende, 'benden olmayan' duygular uyandırıyorsun SST...

                                       

Hani kafede, barda, restoranda, vs. otururken yediğine içtiğine eşlik ettiriyorsun ya dumanı kimseleri ve yasakları takmadan fütursuzca?! Hah, işte o an ben de ‘sigaranın dumanına sarsam, saklasam seni, saklayıp sarımsaklasam da kurda kuşa atsam seniii...’ diye sakince şarkımı söylerken boğazına sarılmak istiyorum en içten duygularımla...

Hani mesela sen otobüs durağında beklerken;
'Aman bir özen göstereyim, açık hava da olsa içmeyen biri vardır da duman gider rahatsız eder yazık, dikkatli, empatik ve de sempatik davranayım' demiyor da aksine;
Gelip dibime girip tüttürüyorsun ya sigaranı umarsızca?!
Hah, işte o zaman ben sessizce arkandan yaklaşıp, hızlıca yola itmek istiyorum seni?!

Hani sen otobüsün geldi diye hızlıca bir fırt daha çekmeyi kar bilip, henüz yanan sigaranı ardına bakmadan fırlatıyorsun ya yere...İşte o zaman ben yere attığın ve henüz yanan sigaranı alıp, otobüse girip, senin yüzünde söndürmek istiyorum o mereti psikopat kıvamda...
Hele ki o otobüs ağzına kadar doluysa senin o pis kül tablası nefesini duymak zorunda kalıyoruz ya, çok fena, bi' bilsen?!

                                                                                                                                                          Haniii o saçlarına taç yaptığım çiçeklerrrrrr...


                              


Velhasıl sana 'İÇME' diyen yok SST !..
İç anacım iç...
İçebildiğince, gönlün çektiğince, kahvenle, çayınla, içkinle birlikte iç...
Günde üj - bej paket iç...
İstersen de ye yahu, ye!!!
Sana 'içme' diyen yok! Bana ne, kime ne?

Sana diyorum ki canım kardeşim;
"Lütfen, ne olur, yalvarırım, her neye inanıyorsan onun hatırı için, empatik ve de sempatik olup; beni rahatsız etmeyecek şekilde içebilir misin sigaranı uygun bir ortamda güzel güzel, ha?"

‘Benden ırak, Allah'a yakın’ hesaaabı...

Sen beni üzme, ben de seni... Ki, gördüğün üzere ben saygı göstermeye çalışıyorum senin içebilme hakkına?! Değil mi?
Sen de benim, benden uzakta içmen yönündeki isteğime saygı göstersen sorun kalmayacak.

                             


ULK ( UzunLafınKısası ?) SST;

Sen, sigara içme isteğini uygun şartlarda ve ortamlarda yerine getirebilmelisin tabii ki.

İç istediğin gibi...

Sadece bana o dumanı koklatma, istemediğim halde zorla!

Hem 'Pasif içici' diye bi'şey var, bildin mi? Hah...
Ben aktif içmiyorum ki, niye pasif pasif içeyim gizli gizli?
Sevmem ben öyle pasif, pısırık, sönük, silik, gizli şeyleri...
Tabii canım, aaa... Neyse, ne, yaparım dobra dobra!
İçeceksem, yakarım bir tane, çekerim bir nefes de doldururum ciğerlerimi aslanlar gibi göz göre göre, aktif aktif...
Pii... Ne sandındı? ?

Lakin içmek istemiyorum ki ben!!!
İstemiyorum ulan!!!

Bu da benim kararım ve hakkım.
Kendi isteğimle veya senin sayende içmek istemiyorum...

İS-TE-Mİ-YO-RUM!!!

Ama
Ne istiyorum biliyor musun?
İstiyorum ki;
Birbirimizi üzmeden, telepatik, empatik ve sempatik bir şekilde yaşayabilelim sevgi saygı çerçevesinde...

İstiyorum ki;
Her alanda olduğu gibi, bu konuda da birbirimizi anlamaya çalışarak, kendi alanımızda kalalım!...

Olma mı?
Olmalı, olmalı!

Sosyal mesaj videosu var hani; sokakta sigara içenlerden ateş istiyor çocukceğiz. Elinde sigarasıyla tabii.
"Benim için endişeleniyorsun ama neden kendin için endişelenmiyorsun?" diye soruyor kendisine içmemesi gerektiği konusunda nasihat verenlere?!

Evladım, sigara içen insana sorulacak soru mu bu?
Sağlığı için endişeleniyor olsa zati içmezdi. Sana mı kaldı onun sağlığını düşünmek?!

Sigara içen kişisinin halet-i ruhiyesi evlere şenliktir cancağızım;

Kendi içer laf ettirmez ama başkasına çemkirebilir, gayet iyi bildiği zararlarından bahsedebilir.
Hatta başkasının dumanından rahatsız bile olabilir.
Zaten istese bırakır, irade meselesi değildir onunki; keyfinden içiyordur. Seviyordur da bırakmıyordur.
Zati zamanı geldiğinde o bilir ve bırakır şıp diye, sana soracak değildir.
Yıllar olmuştur içeli ama bir zararını görmemiştir henüz.
Üstelik ciğer filmi de Oskar'a adaydır.
Hatta doktoru bile içmektedir. Düşün artık 'doktor' bu, o bile içerken kendisi ne diye bıraksındır ki 'dert ortağı'nı, keyifli 'arkadaş'ını?
Onun tanıdığı nice ihtiyar vardır hala elinde fosur fosur sigarayla dolanan. Piii...
Yaşı biraz ilerleyince ister istemez azaltacaktır zaten. Azalarak bitecektir sevdası günü gelince.
Ve en önemlisi; 'İçme'!' denmesine de sinir olur, inadına içesi gelir.
O senin çayına, kahvene, cipsine, mayonezine karışıyor mudur hem canım? Peh...
Yasaklara da gıcık olur ha...
"Kapalı yerde içme, açık alanda içme!"
E, nerde içecektir yahu bu mereti? İçmeyenlerin de acık saygısı olması lazımdır canım içenlere. Aa...
'Pasif içici' olduğunu söyleyene cevabı vardır. Yanında, yakınında durmak zorunda mısındır canım?! Acık öteye beriye gidiver sen de.
Misafir olarak gittiyse bir eve ve orada içmemesini rica ettilerse, alttan alttan sinir olur ama çaktırmamak için şirinlikler yapar;
"Camı, pencereyi neyin açamıyor musun canım sen de, öyle birkaç kez sigara içildi diye kalmaz hemen koku, sinmez oraya buraya anında. Uçar gider duman, yolunu bilir. Bana da mı lolo birader? Hayret bi'şey ya! Ayıptır. İnsan arkadaşına, akrabasına, misafirine böyle mi davranır? “
Hem hava da ne kadar soğuktur/sıcaktır. Bu havada balkona mı çıkacaktır canım?!

Söylemeyin böyle şeyler canım, iki kuruşluk zevklerinin içine etmeyin iki dakka...
Evladım; sigara içen insana söylenecek şey mi bunlar? A-a...

                           

Ay biliyorum inan olsun; biliyorum çok zor çünkü; keyif aldığınız için içiyorsunuz ve 'içme' denmesine sinir oluyorsunuz.

'Azalarak bitsin' desek, 'öyle olmuyo işte o' dersiniz, evet belki doğru ama keşke içmeseniz?!

                               Keşke içmeseniz yahu...
                               Ne güzel olur içmeseniz...
                               İçmeyebilirsiniz aslında...
                               İsteseniz içmezsiniz ki...
                               İçmezsiniz mi ki?..
                               İçip içmemek size kalmış...
                               Bu almış, bu içmiş, bu da 'hani bana?' demiş...
                               Biliyom ki;
                               İçmezseniz içmezsiniz zati...
                               İççekseniz için tabi...
                               Ama
                               İçmeyeydiniz iyiydi.

                           

                                                



                                                   
                                                          Ekstra:
















HÜZÜN BAHÇESİ

Kıyıda kalmış bir koruluk bahçesiydi burası.


Bahçenin sayılı birkaç masa ve sandalyesi, eylül sonlarına dek bahardan kalma esintileri ciğerlerine kadar solurlardı.

Şehir merkezinin dışında olması, ona itilip kakılmış bir görüntü verse de, her hafta sonu onca kilometreyi göze alır gelirdim buraya. Sabah, öğle, akşam hiç fark etmezdi benim için. Nasılsa, zamanın herhangi bir diliminde mutlaka
‘’Zeki Müren’’şarkısı ve nefis bergamotlu semaver çayı karşılardı sizi.
Ama ben genellikle ikindileri tercih ederdim. Şakaklarıma yağan karların soğukluğunu hissettikçe, çamların ardından gurubu seyretmek daha can alıcı gelirdi bana.
Bir de bol bol insan yüzlerini seyrederdim. Bu mekanın müdavimleri, genellikle orta yaş ve üstündekilerdi. Tek-tük genç çiftlerden uğrayan olurdu. Malum, onlar daha eğlenceli yerleri tercih ediyorlardır. E, normal tabii.

Dediğim gibi; yüzleri seyrederdim. Birbirine bakan, acıyan, gülen, dalıp giden yüzler. Bazen hüzün, bazen mutluluk damıtırdım yüreğime o yüzlerden.

Bu çehreler içinde, her cumartesi aşinası olduğum bir çehre, beni çok etkilerdi. Saçı sakalı ağarmış, beli hafif bükülmüş, ses tonu artık konuşmaktan bıkmışçasına hafif, elinde bastonuyla bahçenin en tenha köşesinde oturan zatın çehresiydi bu. Nereden baksan yetmiş-seksen vardı yaşı. Bazı cumartesileri, elinden tutup birlikte geldiği bir kız çocuğu olurdu yanında. Tahminimce torunuydu. Ama daha sonraları hep yalnız gelmişti.
Çayı seviyordu. Kalkıp giderken;
‘’Üç çay düş hesabımıza delikanlı’’der, seslenirdi ağırdan. Hafif ama asil bir ses tonu, bahçenin uğultusuna karışır giderdi. Dalardı çoğu zaman. Yosun yeşili gözleri, yorgunluğuna rağmen bir şey kaybetmemişti ışıltısından.
O da ikindileri, çamları, gurubu, Zeki Müren’in ‘’Sana gelen bu yolda daima beni bekle’’şarkısını seviyordu besbelli. Dedim ya, dalar giderdi çoğu zaman. O an sanki bakışları deler giderdi eşyaları; geçip giderdi çamların, gurubun peşinden ufkun ilerilerine. Yılların izi, nişanıydı kırışmış alnı, halka halka olmuş gözleri. İncecik dudakları, bazen belli belirsiz açılır kapanırdı. Sanki hiç söylenmemiş bir sözü söylemek istercesine.
O zaman, işim çok zordu. Yakalayabildiğim; başı sonu belirsiz, boşlukta asılı kalmış bir ‘’ah’’ünlemi olurdu o kadar.

Birikmişti, dolmuştu, yığın yığındı. Hasret, hüzün karışmış bir ikindi tütüyordu her hali. O da bir zamanlar ekmek parası peşinde koşturmuştu, meslek peşinde koşturmuştu, kız peşinde koşturmuştu. Bazen bir sokak kaldırımına oturup simit yemiş, bazen de rıhtımdan martıları seyretmişti. Onu da bir ahu gözlüye zebun etmişti felek. Dünya denilen değirmenin gürültüsünü bastırıp çoğu zaman, kalbinin ve ruhunun sesini de dinlemişti. Biraz sefasını, biraz cefasını görmüştü üç kuruşluk dünyanın. Bazen gülmüş, bazen ağlamıştı; hep koşturmuştu ama bir şeylere yetişmek istercesine.

Artık koşturmuyordu. Zamanın akışına inat, o çok sakindi. Limanını bulmuş gemiler gibiydi. Belki zamanında çok fırtınalar yemişti. Kavak yelleri estiği demler de olmuştu başında. Ama şimdi o baş; bir annenin göğsüne yaslanan baş gibi, huzur ve sükun dağıtıyordu etrafa.

Yine bir cumartesiydi işte. Nereden bileyim, son cumartesiymiş...


Ağır ağır, ayaklarını sürükleyerek gelip oturmuştu sandalyesine her zamanki gibi. Bastonu yoktu yanında. "Tek dayanağım sendin ama sana da ihtiyacım kalmadı artık’’diyerek, kırıp atmıştı herhalde.

Sesi her zamankinden yorgun ve içliydi. Sanki her zamanki çay söyleme değildi bu.
Elveda gibiydi.
Evet… Bir elveda.
Günlere, aylara, yıllara, evine, bu şehre, bu insanlara, sükutuyla kelimesiz dertleştiği içini döktüğü bu ikindi bahçesine.
Evet… Elveda idi bu bana!

Ne tuhaf; bunca zaman hiç göz göze gelmemiştik. Beni hiç fark etmediğini sanırdım. Ama şimdi bana bakıyordu işte. Zamanın söndüremediği ışıklı gözleriyle;

’’Gidiyorum’’diyordu, ‘’bahçenin ötesine, başka bir bahçeye, ufukların ötesine… Hani, hep beni süzerken, yakaladığın ufukların ötesine. Selamın var mı, sözün kelamın var mı? Haydi söyle!’’ der gibiydi.

Elveda… Sana da elveda.

Son cumartesiymiş, nerden bilirdim?!.

O günden sonra da hep o bahçeye gittim ama o yoktu!

Sadece sandalyesine, masasına sarılıp sarmalanan, emanet bıraktığı hüznü vardı.

O günden sonra benim için burası bir koruluk değil; “Hüzün bahçesi’’olmuştu.


Düşünceliydim, dalgındım, hüzünlüydüm, dolmuştum.


Ağlıyordum işte insanlara inat, kahkahalara inat…


Var gücümle seslendim;

‘’Çaycı… Hesabına ayrılıkları düş ihtiyarın yarınlardan!’’



IDora





                                                                 

                                       Fotoğraf, Pierre Loti tepesinden

3 Kasım 2018 Cumartesi

Çok Yalnızım Lan Hikayeleri - ÇYL - 1-


                         Sabah Kalkmayı Gece Yatmayı Bilmeyen Bünye




                             

                       Sabahınan erken kalkman gerektiğinde asla uykun gelmez! İvit. 


                                     

Uyumak için uğraştıkça uykun kaçar. Uykun kaçınca kalkar 'ne yapsam' diye dolanırsın. Gözler kıpkırmızı, şapşalak bakışlarla boş boş dolanırken vakit geçer. E, doğal olarak acıkırsın yani. Lakin o vakitte bünyenin dinlenmeye geçmesi gerekmektedir ve bu acı gerçeğin bilincindesindir. Yana yana bilirsin ki, yediğin her bir şey, et but kalça vs. olarak geri dönecektir. Ama işte insansın, acıktığın için uyuyamazsın!

Uyuyamadığın için, bir şeyler yersin. Buzdolabının kapağını açıp mal mal bakarak durursun önce bi’, sonra ‘şöyle ucundan acık’ diyerekten hapur hupur götürürsün Allah ne verdiyse. Kuru ekmeğe, dibi kalmış yoğurda, suyu seli çekilmiş salataya, artan ama hiç de çekici olmayan akşam yemeğinin kalıntılarına, yarım elmaya, kebapmış gibi bakıp saldırırsın gözü dönmüş bir şekilde. Fakir bi’ mönü oldu ellaham. Buzdolabının tıka basa dolu versiyonu da var tabii canım bunun. 

                                                        


Dolu mideyle yatmamak için, Tv / Pc karşısına oturur erimesini beklersin yediklerinin, bir şeyler izleyip uykunun gelmesini dilerken. Amma ve lakin baktıkların tam tersine uykunu kaçırır, bırakıp kalkmak istemezsin başından bağımlılık icabı. Epeyce bir vakit geçtiği için neredeyse sabah olmak üzeredir ve o saatten sonra uyursan uyanamayacağını düşündüğün için yatmamaya karar verirsin...
Yatmayıp uyumadığın için sersem sersem dolanır, kargalarla sohbet edersin. 'Madem ki sabah oluyor, adettendir' deyip kuşluk kahvaltını eder, sert bir kahveyle ayılmaya çalışırsın uykusuzluğundan. Artık ayıldığını ve açıldığını düşünerek giyinip süslenip çıkarsın gün yüzüne...



Tüm gece horul horul uyumuş olan güneş, sana inat çıkar karşına tüm sıcaklığıyla. Güneşi gören sen, muhallebi kıvamına gelmemek için bir an evvel gideceğin yere ulaşmaya çalışırsın son gücünle. Işığa çıkıp yanan vampir gibi yanarsın gece uyuyamadığına.
Öğle vakti rahat yatağının yerine, nerelerde olduğuna yanarsın. Acayip uykun gelir ama uyuyamazsın. Yanlış zaman, yanlış mekandır çünkü...

Akşam eve dönüş yolunda, toplu taşıma aracında; 'mandal olaydı da göz kapaklarıma takaydım' dediğin gözlerini açık tutmaya çalışırsın. Ancak bu nafile bir uğraştır. O gözler illaki kapanacaktır bir süreliğine. Tabii o süre ev yolunun mesafesine bağlıdır. Bildiğin uyursun o sürede. Ara sıra yapabilirsen, düşen kafanı kaldırıp tek gözünü ancak açarak nerede olduğuna bakarsın. Lakin bu, ineceğin durağa gelip gelmediğini anlamak için yapılan boş bir çabadır. O durak illaki kaçırılacak ve son durağa ulaşılacaktır. Şefkatli memleketim insanı da seni ellememiştir kıyamayıp; 'uyusun garip, belli ki yorgun' diyerek...

                             

Eve geldiğinde, hiç bir şey yapmayıp kendini hemen yatağa atacağına söz verirsin ayakkabılarını çıkarırken. Ama tabii aç karnını doyurduktan, maillerine ve mesajlarına baktıktan, bir iki makale okuduktan, duş aldıktan, etrafı toplayıp bulaşıkları makinaya yerleştirdikten ve bir yorgunluk çayı / kahvesi içtikten sonra...

                                                        


                                         Tüm bunları yaparken uykun açılır. İvit.

Çok uykusuz ve yorgun olduğun için uyumak daha da zorlaşır zaten. Uyumak için 'ne yapsam?' diye dolanırsın. Saat ebesinin kaçı olmuştur boş boş dolanırken, inanamazsın. E, vakit geçer, acıkırsın. Acıktığın için uyuyamazsın. Uyuyamadığın için, bir şeyler yersin.
Dolu mideyle yatmamak için, Tv / Pc karşısına oturur bi' film izlerken sızmayı dilersin. Ve gerçekten de oracıkta sızıp kalırsın hangi filmi, neden izlediğini hatırlamadan. Gecenin ilerleyen saatlerinde sarhoş gibi olmuş kafanı, şebek gibi olmuş suratını, şaşıbeş gözlerini zar zor kanepeden kaldırıp çişe gidersin. Sonra da kanepeye değil, daha konforlu yatabilmek için yatağına dönersin. Fakat sabah olmak üzeredir. Ne kadar da az uyuyacağını düşünüp kahreder, kurmayı unuttuğun saatine pis pis bakarsın sanki onun bi' suçu varmış gibi.

Hafta içi ise, sabah yine erken kalkmak zorunda olduğunu düşünürsün, uykun kaçar. Uykun kaçınca keyfin de kaçar. Hafta sonuna kaç gün kaldığını hesaplarken, 'nasılsa uyuyamayacağım, bari bi' kahve içeyim de açılayım' dersin. Kahveni alıp, internetten gazete okurken;
 'Eskiden her gün gaste alırdık ne güzel ya ama ben ellerim siyah siyah boyanıyor diye sinir olur, rahat tutamazdım gaste kağıdını. Allah'tan, birileri dergilerinki gibi kağıtlara basmayı akıl etti, el boyamayan cinsten. Gerçi bizim aldığımız gasteyi öyle yapmadılardı, zaten neyi düzgün yapıyoruz ki zaten şu hayatta? Hayat kısa anacım, vakti geldiğinde zati sonsuz uyuyacaz, otur gitsin adamını satayım, vs...' diye düşünür efkarlanırsın. Hayata, kendine ve uykuna küsersin. Tekrar barışana dek de uyuyamazsın zaten bir türlü...

Zaten uyuman gerektiğinde uyuyamaz, uyanık kalman gerektiğinde ise ayakta duramazsın.

                                                            İşte öyle bir şey...



                                                    Çok Yalnızım Lan (ÇYL)



Popüler Yayınlar

Bendeniz

Fotoğrafım
Yazıyorum, paylaşıyorum... Hayatın sevmek ve inanmak olduğunu düşünüyorum... Az ve öz dostum ile kitaplarım olduğu sürece benden mutlusu yok... Dünyalıyım... İçi-dışı bir, özü-sözü bir olmak, istediğim...

Hürriyet Spoa

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe

Hürriyet